Yeraltı Kaynaklarının Özel Hukuk ve Kamu Hukuku Açısından Statüsü
Giriş
Yeraltı kaynakları, ekonomik ve stratejik değerleri itibarıyla mülkiyetleri ve mülkiyet hakkının verdiği yetkiler (kullanma, yararlanma, tasarrufta bulunma) bakımından özellikli hukuki rejime tabii tutulması gerekli unsurlardır. Dolayısıyla yalnızca özel hukuk anlayışı içerisindeki eşya hukuku kurallarına tabi alelade malvarlığı unsurları olarak değerlendirilmeleri mümkün değildir. Zira bu kaynaklar, yalnızca ekonomik değer taşımamaktadır. Kamu yararı, çevresel denge ve devlet egemenliği ile doğrudan bağlantılı oluşları nedeniyle özel statülere tabii tutulmalı, kendine özgü (sui generis) bir rejime tabii tutulmalıdır.
Bu doğrultuda birçok ülkede, yeraltı kaynakları ve madenler devletin hüküm ve tasarrufunda kabul edilmekte; bunun sonucu olarak devletler ancak madenlerin işletme haklarını, belirli süreler ile özel şirket veya kuruluşlara devredebilmektedirler.
Hukukumuzda da bu kaynakların tabi olduğu hukuki rejim yalnızca kamu hukuku ile sınırlı tutulmamış, kamu hukuku egemenliği altında özel hukuk ilişkilerinin varlığı ve zorunluluğunun kabulüyle de düzenlemeler ihdası yoluna gidilmiştir. Zira açıktır ki yeraltı kaynakları, devletin hüküm ve tasarrufu altında kabul edilerek özel mülkiyetten ayrıksı bir statüye sokulsa da bu kaynakların ekonomik düzene aktarımı pek tabii sözleşmesel ilişkilerin ve sorumluluk hallerinin düzenlenmesi ihtiyacını doğurmaktadır.
Bu çalışma, yeraltı kaynaklarının hukuki statüsünü kamu hukuku ve özel hukuk ayrımı çerçevesinde ele almakta ve bu durum nedeniyle ortaya çıkan kavram ve kurumları normatif düzenlemeler ışığında değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
1. Yeraltı Kaynaklarının Kavramsal ve Anayasal Çerçevesi
1.1. Yeraltı Kaynağı Kavramı
Yeraltı kaynakları; yer kabuğunun altında bulunan, doğal süreçler sonucunda oluşan ve ekonomik değeri haiz doğal varlıkları ifade etmektedir. Türk hukukunda ise bu kavram başta madenler olmak üzere petrol, doğal gaz ve jeotermal kaynakları bütünü ifade için kullanılmaktadır.
1.2. Anayasal Dayanak: Devletin Hüküm ve Tasarrufu İlkesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168. Maddesinde “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.” denmekte olduğundan, tüm doğal servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu tartışmasızdır. Anılan hüküm, yeraltı kaynaklarının mülkiyet rejimini belirleyen temel anayasal normdur. Ancak öğretide de ve anayasal çerçevede belirtildiği üzere, yeraltı kaynaklarının devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunması, bu varlıkların klasik kamu malı rejimi içerisinde değerlendirilmesini zorlaştırmakta; kendine özgü bir hukuki statüye işaret etmektedir.
Anayasal norma göre, kaynakların aranması ve işletilmesi hakkı bir başka deyişle mülkiyetleri devlete ait olup, devlet bu yöndeki yetkisini ancak ve ancak belirli sürelerle gerçek ve tüzel kişilere devredebilmektedir. Bir başka deyişle bu ilke, kaynakların aranması ve işletilmesinin özel mülkiyete konu edilemeyeceğini açık bir şekilde düzenlemekle birlikte kamu yararı gözetilerek, belirli sürelerle izin veya ruhsata tabii olarak özel kişilere işlettirilebileceğini ifade etmektedir.
Öte yandan belirtilmelidir ki devletin bu kaynaklar üzerindeki mülkiyeti, onların kamu yararına en uygun şekilde yönetilmesi sorumluluğunu devlet üzerine yüklemekte olduğundan devlet kamu yararına uygun hareket etmekle mükelleftir. İşletme hakkının özel sektöre devri yönündeki irade, bu kaynakların ekonomik olarak değerlendirilmesi ve kamuya fayda sağlaması amacını taşımalı ve bu amaca uygun olmalıdır.
2. Yeraltı Kaynaklarının Kamu Hukuku Açısından Statüsü
2.1. Devletin Düzenleme ve Denetleme Yetkisi
Yeraltı kaynakları, kamu hukuku bakımından devletin düzenleme, denetleme ve gözetim yetkisine tabidir. Bu yetki, hukuk düzeninde çeşitli idari araçlar görünümünde ortaya çıkar.
Bu kapsamda idari araçlar olarak; ruhsatlandırma ve çeşitli izin mekanizmaları, bir denetim aracı olarak çevresel etki değerlendirmesi süreci ile idari ve cezai sorumluluk düzenlemeleri çerçevesinde faaliyetlerin sınırlandırılması, durdurulması veya sona erdirilmesi ve idari para cezası uygulanması gibi yaptırımlar karşımıza çıkmaktadır.
2.2. Ruhsatlandırma Rejimi ve Hukuki Niteliği
Yeraltı kaynaklarının aranması ve işletilmesi, devletin ilgili kurumları tarafından verilecek idari izin ve ruhsat sistemine tabidir. Daha önce de belirttiğimiz üzere 3213 sayılı Maden Kanunu, 6326 sayılı Petrol Kanunu ve 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu uyarınca verilen bu ruhsatların ilgililerine ayni hak değil, süreli ve sıkı koşullara bağlı arama ve işletme izni ile sınırlı bir yetki tanımaktadır. Bu yetki akabinde ruhsat sahibi ruhsatının kapsadığı alanda maden arama, çıkarma ve işletme faaliyetlerini yürütme hakkını kazanmaktadır. Ayrıca ruhsat belirlenen süre sonunda kendiliğinden sona erdiği gibi yasal yükümlülüklerin yerine getirilmemesi gibi ciddi ihlallerle iptal de edilebilmektedir. Dolayısıyla ruhsat, ayni hak niteliği taşımayan, süreli ve idarenin sıkı denetimine tabii izin olarak kabul edilmektedir.
2.3. Çevresel Koruma ve ÇED Süreci
Yeraltı kaynaklarının işletilmesi faaliyetleri ekonomik getirinin yanında açıktır ki çevreyi etkiler sonuçlar da ihtiva etmektedir. Bu doğrultuda kaynakların işletilmesi ile çevre koruma politikaları arasında devlet ve işletmeci tarafından gözetilmesi gereken hassas bir denge mevcuttur. Bu dengenin korunmasının bir gereği olarak maden ruhsatının kazanımı sonrası arama veya üretime başlayabilmek için (ÇED) olumlu kararı veya “ÇED Gerekli Değildir” belgesinin alınması zorunlu kılınmıştır. Bu bağlamda Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci, yalnızca teknik bir çevre denetimi mekanizması olmayıp, aynı zamanda idarenin takdir yetkisini sınırlandıran ve kamu yararının somutlaşmasına hizmet eden hukuki bir araç niteliğini haizdir. Bu araçla büyük ölçekli projelerin, çevreye olası etkilerinin önceden tespiti ile analiz edilmesi ve olumsuz etkilerin en minimize edilmesinde uygulanacak tedbirlerin belirlenmesi arzulanır. Niteliği itibariyle hukuki ve teknik ağırlığı olan bir süreçtir. 19 Temmuz 2025 tarihli ve 7554 Sayılı Kanun ile maden hukukuna yeni düzenlemeler getirilmiş, kanun koyucu tarafından ÇED süreçlerinde idari süreler sıkılaştırıldığı gibi kurum görüşlerinin de sınırlandırılması yoluna gidilmiştir. Yapılan yeni düzenlemeler ile izin prosedürlerinin matbu hale getirilmesinin önüne geçilmek ve çevrenin korunması amacının sağlamlaştırılması istenmiştir.
3. Yeraltı Kaynaklarının Özel Hukuk Açısından Statüsü
3.1. Mülkiyet Hakkı ile İlişkisi
Yeraltı kaynakları, Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen taşınmaz mülkiyetinin kapsamı dışındadır. Belirtilmelidir ki bir taşınmazın maliki olunması, o taşınmazın barındırdığı yeraltı kaynakları üzerinde mülkiyet hakkı kazanıldığı sonucunu doğurmamaktadır. Bu anayasal çerçeve doğrultusunda taşınmaz maliki, arazisinin altında bulunan yeraltı kaynaklarını bizzat kullanma veya bunlardan doğrudan yararlanma yetkisine sahip olmadığı gibi, bu kaynaklar üzerinde tasarruf işlemleri de gerçekleştirememektedir. Bu mülkiyet hakkının klasik kapsamının yeraltı kaynakları bakımından anayasal normalar ile daraltılmasının bir neticesidir.
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168. maddesinde “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” demekle kişilerin mülkiyet hakkına temelini anayasadan alan bir sınırlama getirilmiştir. Anılan düzenleme uyarınca yeraltı kaynaklarının aranması ve işletilmesi hakkı devlete ait olup, bu hakkın gerçek veya tüzel kişilere devri ancak kanunun doğrultusunda ve belirli sürelerle mümkündür. Bu yönüyle yeraltı kaynakları, özel mülkiyete konu edilebilen klasik taşınmaz mülkiyeti anlayışından ayrıştırılarak kendine özgü bir hukuki statüye tabi tutulmuştur.
3.2. Sözleşmesel İlişkiler ve Rödovans Sözleşmeleri
Yeraltı kaynaklarının işletilmesi sürecinde, ruhsat sahipleri ile üçüncü kişiler arasında çeşitli özel hukuk sözleşmeleri akdedilmektedir. Bu sözleşmeler arasında yer alan rödovans sözleşmeleri, ne Türk Borçlar Kanunu’nda ne de Maden Kanunu’nda özel olarak düzenlenmiş bir sözleşme türü olarak yer almamaktadır. Bu nedenle öğretide rödovans sözleşmelerinin, unsurları itibarıyla birden fazla sözleşme tipini bünyesinde barındıran, karma nitelikli ve isimsiz bir sözleşme olduğu kabul edilmektedir.
Madencilik Terimleri Sözlüğü’nde rödovans; “ruhsat sahalarının hak sahibi tarafından sözleşme ile gerçek veya tüzel bir kişiye belirli bir süre için terk edilmesi halinde, maden ocağının işletilmesini üstlenen gerçek veya tüzel kişinin, esas ruhsat sahibine istihsal edilen beher ton maden için ödeme yapmayı taahhüt ettiği bedel” olarak tanımlanmaktadır. Uygulamada ruhsat sahipleri, üçüncü kişilerle akdettikleri sözleşmeler aracılığıyla bu bedel “rödovans” karşılığında maden çıkarma ve satış faaliyetlerini üçüncü kişilere bıraktıkları görülmektedir. Yargıtay içtihatları ve öğretide de rödovans olarak adlandırılan bu yöntemin, ruhsatın devri sonucunu doğurmayan; hasılat kirasına benzer nitelikte, isimsiz ve karma bir sözleşme ilişkisi olduğu kabul edilmekte ve bu sözleşmelere Türk Borçlar Kanunu’nda hasılat kirasına ilişkin hükümlerin, sözleşmenin niteliğine uygun düştüğü ölçüde kıyasen uygulanabileceği ifade edilmektedir. Ruhsatın sona ermesi ise ruhsata bağlı olarak kurulan sözleşmeler bakımından edimin hukuken ifa edilemez hale gelmesine yol açabilmektedir.
4. Kamu Hukuku ve Özel Hukuk Arasındaki Etkileşim ve Yargısal Görev Sorunu
Yeraltı kaynaklarına ilişkin hukuki ilişkiler, kamu hukuku ve özel hukuk arasında kesin ve keskin bir ayrım yapılmasına elverişli olmadığından değerlendirmenin de bu doğrultuda yapılması gereklidir. Yeraltı kaynaklarının aranması ve işletilmesine ilişkin ruhsatın verilmesi, sona erdirilmesi ve idari denetime tabi tutulması işlemleri kamu hukuku alanında değerlendirilirken; bu ruhsatlara dayanılarak kurulan sözleşmesel ilişkiler, tarafların iradelerine dayanan özel hukuk ilişkileridir.
Bu karma yapı, yeraltı kaynaklarının işletilmesine ilişkin uyuşmazlıklarda görevli yargı yerinin tespiti bakımından belirleyicidir ve uygulamada idari yargı ile adli yargı arasında görev uyuşmazlıklarının ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu doğrultuda örneğin ruhsat işlemlerinin hukuka uygunluğuna ilişkin uyuşmazlıklar idari yargının görev alanında kalırken ruhsata dayalı sözleşmelerden doğan alacak, tazminat ve sorumluluk taleplerinin özel hukuk hükümleri çerçevesinde adli yargıda çözümlenmesi gereklidir.
Sonuç
Yeraltı kaynaklarının hukuki statüsü, Türk hukukunda klasik özel hukuk–kamu hukuku ayrımının ötesine geçen, karma ve kendine özgü bir yapıdadır. Bu yapıyı inşa eden Anayasa’nın 168. maddesinde ifadesini bulan ve yeraltı kaynaklarını devletin hüküm ve tasarrufu ilkesidir. Anayasal normlar uyarınca yeraltı kaynaklarının özel mülkiyete konu edilmesi engellemekte; buna karşılık kamu yararı gözetilerek, belirli süre ve koşullar altında özel kişilere arama ve işletme faaliyetlerinin yürütülmesine ise imkan tanınmaktadır. Bu anayasal yaklaşım doğrultusunda yeraltı kaynaklarının aranması ve işletilmesi faaliyetleri, kamu hukuku ağırlıklı bir ruhsatlandırma ve denetim rejimine tabiidir. Ruhsatın verilmesi, sona erdirilmesi ve idari denetime ilişkin işlemler, idarenin tek yanlı iradesine dayanan kamu hukuku işlemleri niteliği taşımaktadır. Çevresel Etki Değerlendirmesi süreci de bu bağlamda, idarenin takdir yetkisini sınırlayan ve kamu yararının somutlaştırılmasına hizmet eden önemli bir idari araç olarak karşımıza çıkmakta ve gün geçtikçe daha sıkı koşullarla desteklenmektedir.
Bununla birlikte, yeraltı kaynaklarının ekonomik hayata kazandırılması sürecinde özel hukuk ilişkilerinin kaçınılmazlığı ve bir bakıma gerekliliği de açıktır. Ruhsata dayalı olarak kurulan sözleşmesel ilişkiler, özellikle rödovans sözleşmeleri aracılığıyla, yeraltı kaynaklarının fiilî işletilmesini mümkün kılmaktadır.
Sonuç olarak, yeraltı kaynaklarına ilişkin hukuki ilişkiler, kamu hukuku ve özel hukuk kurallarının iç içe geçtiği karma bir yapı ortaya koymaktadır. Bu karma yapı, görevli yargı yerinin belirlenmesi bakımından da belirleyici olmakta; ruhsat işlemlerine ilişkin uyuşmazlıkların idari yargıda, ruhsata dayalı sözleşmesel ve sorumluluk ilişkilerinden doğan uyuşmazlıkların ise adli yargıda çözümlenmesini gerektirmektedir. Türk hukukunda yeraltı kaynaklarına ilişkin düzenlemelerin, kamu yararı ekseninde şekillenen bu çok katmanlı yapıyı dikkate alan bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi hem hukuki güvenliğin sağlanması hem de doğal kaynakların sürdürülebilir biçimde yönetilmesi bakımından zorunludur.
KAYNAKÇA
- 1982 Anayasası. (1982). T.C. Resmî Gazete (Sayı: 17863 Mükerrer, 9 Kasım 1982).
- 3213 Sayılı Maden Kanunu. (1985). T.C. Resmî Gazete (Sayı: 18785, 15 Haziran 1985).
- 5686 Sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu. (2007). T.C. Resmî Gazete (Sayı: 26551, 13 Haziran 2007).
- 6326 Sayılı Petrol Kanunu. (1954). T.C. Resmî Gazete (Sayı: 8659, 16 Mart 1954).
- Bozok, H. (2024). Rödovans Sözleşmesi. Seçkin Yayıncılık.
- Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü. (2026). Maden Terimleri Sözlüğü. https://www.etimaden.gov.tr/maden-terimleri-sozlugu
- Günay, Ö. (2025a). Jeotermal Kaynaklar Hukuku. Seçkin Yayıncılık.
- Günay, Ö. (2025b). Maden Hukuku: Kavramlar – İlkeler – Tanımlar. Seçkin Yayıncılık.
- Şaşmaz, A. P. (2022). İdare Hukukunda Madenlerin İşletilmesi [Doktora tezi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi].
- Yargıtay 10. Hukuk Dairesi. (2014, 26 Mayıs). E. 2013/18757, K. 2014/12683.
