Giriş

Türkiye’de madenler, tarihsel ve ekonomik önemi ile birlikte hukuken de önemli bir statüye sahiptir. Anayasa’nın 168. maddesine göre, “tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir”. Bu hak ancak kanunda öngörülen şartlarla gerçek veya tüzel kişilere belli süreyle devredilebilir. Bu hüküm, doğal kaynakların korunması ve kamu yararının gözetilmesi açısından önemlidir. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki madenler ile ilgili hukuki düzenlemelerin temelini, 3213 sayılı Maden Kanunu oluşturur. Kanun, madenlerin aranması, işletilmesi, hak sahipliği ve terk edilmesine ilişkin usul ve esasları belirler. Madenler, Kanun’un 4. maddesi ile bulundukları arzın mülkiyetine tabi olmaksızın tamamen devletin tasarrufunda kabul edilmiştir.

Maden mevzuatı sadece kanun hükümlerinden oluşmamakta, buna ek olarak maden faaliyetlerinin yürütülmesine ilişkin ayrıntılı kurallar Maden Yönetmeliği, Maden Sahaları İhale Yönetmeliği ve ilgili düzenlemelerle de belirlenmiştir. İlgili mevzuat, hukuka aykırı madencilik faaliyetlerinin tespit edilmesi ve denetlenmesi için idari ve teknik standartları ortaya koymaktadır. Ancak pratikte ruhsatsız veya ruhsata aykırı maden işletmeciliği, çevresel zararlara, kamu kaynaklarının usulsüz kullanımına ve hukuka aykırılıklara yol açabilmektedir. Dolayısıyla, hukuka aykırı maden işletilmesi, yalnızca idari işlemler açısından değil, aynı zamanda hukuk devleti ile kamu yararı ilkeleri açısından da önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Bu makalede, devletin hüküm ve tasarrufu altındaki madenlerin hukuka aykırı şekilde işletilmesinin hukuki dayanağı, madenle ilgili mevzuat incelemesi, hukuka aykırılık bakımından idari ve adli yönden incelenmesi ve ortaya çıkan hukuki sonuçlar detaylı biçimde ele alınacaktır.

1. Devletin Hüküm ve Tasarrufu Altındaki Mallar

1.1. Kamu Malı Kavramı ve Hukuki Niteliği ile Devletin Hüküm ve Tasarruf Yetkisinin Kapsamı Dahilinde Özel Mülkiyetle İlişkisi

Kamu malları, toplumun ortak yararına özgülenmiş olup bireysel mülkiyete konu edilmesi hukuken mümkün olmayan malvarlığı değerleridir. Hukukumuzda kamu malları; “hizmet malları, orta malları ve sahipsiz mallar” olmak üzere üçlü bir sınıflandırmaya tabi tutulmaktadır. Bu malların ortak ve ayırt edici özelliği, kamu hizmetinin sürekliliğini sağlamaya yönelik olmaları ve toplumun ortak kullanımına açık bulunmalarıdır. Kamu malları üzerinde devlet, özel hukuk anlamında bir “malik” sıfatıyla değil; egemenlik yetkisine dayanan kamusal bir tasarruf yetkisi ile hareket etmektedir. Nitekim bu durum, kamu mallarının devredilemez, haczedilemez ve zamanaşımı yoluyla kazanılamaz olması gibi hukuki sonuçları da beraberinde getirmektedir. Bu husus gerek Anayasa’nın ilgili hükümleri gerekse Türk Medeni Kanunu’nun 715. maddesi çerçevesinde açıkça kabul edilmektedir.

Devletin kamu malları üzerindeki hüküm ve tasarruf yetkisi; söz konusu malların korunması, kullanılması, işletilmesi ve kamu yararına uygun şekilde değerlendirilmesini kapsamaktadır. Ancak bu yetki, özel mülkiyette olduğu gibi sınırsız ve keyfi bir tasarruf serbestisi anlamına gelmemektedir. Aksine, devletin bu yetkisi; anayasal ilkeler, kanuni düzenlemeler ve özellikle kamu yararı ilkesi ile sıkı biçimde sınırlandırılmıştır. Bu bakımdan, devlet kamu malları üzerinde mutlak bir egemenlik kurmakla birlikte, bu egemenliğin kullanımı hukuk devleti ilkesi, ölçülülük, orantılılık ve hakkaniyet kriterlerine uygun olmak zorundadır. Özellikle kamu malları ile özel mülkiyetin kesiştiği alanlarda, bireylerin mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahalelerden kaçınılması anayasal bir zorunluluktur. Kamu malları içerisinde madenler, kendine özgü nitelikleri nedeniyle ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Zira madenler, bir yandan yüksek ekonomik değer taşıyan doğal kaynaklar olmaları diğer yandan ise çevresel ve ekolojik etkileri son derece yoğun olan varlıklar olmaları sebebiyle klasik kamu mallarından ayrılmaktadır. Bu nedenle madenler, Anayasa’nın 168. maddesi uyarınca devletin hüküm ve tasarrufu altında kabul edilmiş; aranması, işletilmesi ve değerlendirilmesi özel bir hukuki rejime bağlanmıştır.

Bu kapsamda başta 3213 sayılı Maden Kanunu olmak üzere ilgili mevzuatlar uyarınca, madenlerin aranması ve işletilmesi idarenin iznine ve denetimine tabi kılınmış; çevrenin korunması, sürdürülebilir kalkınma ve kamu yararının gözetilmesi temel ilke olarak benimsenmiştir. Böylece madenler bakımından, kamu mallarına özgü hukuki rejim daha da sıkılaştırılarak hem ekonomik faydanın sağlanması hem de çevresel ve toplumsal zararların önlenmesi amaçlanmıştır.

2. Madenlerin Hukuki Statüsü

2.1. Anayasal Dayanak ve Maden Kanunu Çerçevesinde Genel Esaslar ile Arama ve İşletme Ruhsatları

Madenlerin hukuki statüsüne ilişkin temel düzenleme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168. maddesinde yer almaktadır. Anılan hüküm uyarınca; “tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” ve bunların aranması ve işletilmesi hakkı kural olarak devlete aittir. Devlet, bu hakkını kamu yararını gözetmek, belirli sürelerle sınırlamak ve kanuni çerçeveye uygun olmak kaydıyla gerçek ve tüzel kişilere devredebilmektedir. Kanaatimce, Anayasa’nın bu düzenlemesi, madenlerin özel mülkiyete konu olamayacağını açıkça ortaya koymakta; madenler üzerinde uygulanacak hukuki rejimin özel hukuk değil, kamu hukuku temelli olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Anayasa m.168, madenler bakımından “egemenlik yetkisine dayalı” bir kamu malları rejimi tesis etmektedir. Öğretide ve yargı içtihatlarında madenler, sahipsiz mallar kapsamında değerlendirilen ve doğrudan doğruya devletin egemenlik alanına giren kamu malları arasında kabul edilmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 715. maddesi ile Anayasa’nın 168. maddesi incelendiğinde, madenlerin mülkiyetinin devlete ait olduğu ve bu mülkiyetin özel hukuk anlamında değil, kamu hukuku anlamında bir tasarruf yetkisi doğurduğu anlaşılmaktadır. Bu suretle, maden ruhsatı, ruhsat sahibine maden üzerinde ayni bir hak tanımamakta, yalnızca belirli bir süreyle, belirli koşullar altında ve idarenin denetimi altında maden arama veya işletme yetkisi vermektedir. Dolayısıyla maden ruhsatı, hukuki niteliği itibarıyla idari işlem olup, ruhsat sahibinin hakları idarenin tek taraflı işlemleriyle sınırlandırılabilir veya sona erdirilebilir.

Madenlerin bulunduğu taşınmazların özel mülkiyete tabi olması, madenlerin de taşınmaz malikine ait olduğu sonucunu doğurmaz. Zira madenler, yerin altında veya üstünde bulunmalarına bakılmaksızın, taşınmaz mülkiyetinden hukuken bağımsızdır. Bu durum, mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında hassas bir denge kurulmasını gerekli kılmaktadır. Uygulamada, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkı ile maden ruhsat sahibinin işletme yetkisi arasındaki uyuşmazlık; kamulaştırma, irtifak hakkı tesisi, kullanım izni verilmesi ve tazminat talepleri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu tür uyuşmazlıklarda, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile Anayasa’nın 168. maddesinde düzenlenen kamu yararı ilkesi birlikte değerlendirilmekte; ölçülülük ve hakkaniyet ilkeleri sonuca yönelik belirleyici rol oynamaktadır.

Maden faaliyetleri, 3213 sayılı Maden Kanunu’nda düzenlenmiştir. Kanun, madenleri gruplara ayırmak suretiyle arama ve işletme faaliyetlerini ruhsat sistemine bağlamış; ruhsatların verilmesi, uzatılması, devri ve sona erdirilmesine ilişkin usul ve esasları ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Arama ve işletme ruhsatları, belirli sürelerle sınırlı, şartlı ve idarenin sürekli denetimine tabi haklar doğurmaktadır. Ruhsat sahibinin mevzuatta öngörülen yükümlülükleri yerine getirmemesi halinde, idare tarafından uyarı, faaliyet durdurma, ruhsatın askıya alınması veya iptali gibi yaptırımlar uygulanabilmektedir. Bu durum öğretide de vurgulandığı üzere ruhsatın kazanılmış hak niteliğinde olmadığını ve kamu yararı karşısında her zaman sınırlanabilir olduğunu göstermektedir.

2.2. Ruhsat Sahiplerinin Hak ve Yükümlülükleri ile Devletin Denetim Yetkisi

Maden ruhsatı sahipleri, ruhsatın sağladığı yetkileri kullanırken, kanuna uygunluk, çevrenin korunması, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması ve idari denetime açıklık yükümlülükleri altındadır. Özellikle çevresel etkileri beklenene göre yoğun olan maden faaliyetleri bakımından, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci ve çevre mevzuatı, ruhsat sahipleri açısından bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Bu yükümlülükler, yalnızca idari düzenin sağlanmasına değil, aynı zamanda doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde kullanımı, ekolojik dengenin korunması ve gelecek nesillerin haklarının gözetilmesi amacına hizmet etmektedir. Dolayısıyla ruhsat sahibinin faaliyet serbestisi, kamu yararı ve çevre hakkı ile sıkı biçimde sınırlandırılmıştır.

3. Hukuka Aykırı Maden İşletmeciliği Türleri

3.1. Ruhsatsız Maden İşletmeciliği ve Ruhsata Aykırı Maden Faaliyetleri

Ruhsatsız maden işletmeciliği, maden hukukunda idari, cezai ve tazminat hukuku bakımından ağır yaptırımları bulunan hukuka aykırılık türlerinden biridir çünkü bu tür faaliyetler, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan bir kamu malının, herhangi bir idari izin veya ruhsat olmaksızın kullanılması anlamına gelmektedir. Anayasa’nın 168. maddesi ile 3213 sayılı Maden Kanunu, madenlerin aranması ve işletilmesini açık biçimde ruhsata bağlamış, ruhsatsız faaliyetleri yasaklamıştır. Ruhsatsız maden işletmeciliği, devletin egemenlik yetkisini ve kamu düzenini ihlal ettiği gibi, çevresel etkilerin denetim dışı kalmasına yol açarak ekolojik denge üzerinde telafisi güç olabilecek zararlara neden olmaktadır. Bu nedenle ruhsatsız faaliyetler karşısında idare, faaliyetin derhal durdurulması, sahaya el konulması ve idari para cezalarının uygulanması gibi yaptırımlara başvurabilmektedir. Ayrıca fiilin niteliğine göre, ruhsatsız maden işletmeciliği cezai sorumluluk doğurabilecek nitelik de taşıyabilmektedir.

Öğretide de işlendiği üzere, ruhsatsız maden işletmeciliği yalnızca bir izin eksikliği olarak değil, kamu mallarının hukuka aykırı şekilde kullanılması olarak değerlendirilmekte ve bu tür faaliyetlere karşı ağır yaptırımlar öngörülmesinin hukuki gerekliliği vurgulanmaktadır. Maden ruhsatına sahip olunması, faaliyetin her koşulda hukuka uygun yürütüldüğü anlamına gelmemektedir. Ruhsat, belirli bir alan, süre ve faaliyet kapsamı ile sınırlı bir idari yetki tanımaktadır. Bu sınırların aşılması halinde, faaliyet ruhsata aykırı maden işletmeciliği niteliği kazanmaktadır. Bu kapsamda; ruhsat sınırları dışına çıkılması, ruhsat süresi sona ermesine rağmen faaliyete devam edilmesi veya ruhsatta belirlenen üretim kapasitesinin üzerinde üretim yapılması, Maden Kanunu ve maden mevzuatı uyarınca hukuka aykırılık teşkil etmektedir.

Bu tür ihlaller, idare tarafından uyarı, idari para cezası, faaliyetin geçici olarak durdurulması ve nihayetinde ruhsatın iptali gibi yaptırımlarla karşılanabilmektedir. Ruhsata aykırı faaliyetler, kamu yararı ilkesinin ihlali niteliğinde olup, ruhsat sahibinin idareyle kurduğu hukuki ilişkinin tek taraflı idari işlemlerle sınırlandırılabileceğini ortaya koymaktadır. Nitekim Danıştay içtihatlarında da vurgulandığı üzere ruhsatın, kazanılmış hak teşkil etmediği ve kamu yararı karşısında her zaman sınırlanabilir olduğu kabul edilmektedir.

3.2. Süre, Alan ve Kapasite İhlalleri ile Çevre Mevzuatına Aykırılıklar

Hukuka aykırı maden işletmeciliğinin etkileri bakımından en ağır sonuçlar doğuran türlerinden biri, çevre mevzuatına aykırı faaliyetlerdir. Maden işletmeciliği, doğası gereği çevre üzerinde yoğun etkiler yarattığından çevrenin korunmasına ilişkin yükümlülükler maden hukukunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Şöyle ki, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci tamamlanmadan faaliyete başlanması, ÇED raporunda öngörülen şartlara uyulmaması, rehabilitasyon ve çevresel iyileştirme yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi ile çevreye zarar verilmesi, hukuka aykırı madencilik faaliyetleri kapsamında değerlendirilmektedir. 2872 sayılı Çevre Kanunu ve ilgili çevre düzenlemeleri uyarınca, bu tür ihlaller idari ve cezai sorumluluğa yol açabilmektedir.

Süre, alan ve kapasite ihlallerinin çevre mevzuatına aykırılıklarla birlikte gerçekleşmesi halinde, hukuka aykırılık çok boyutlu bir nitelik kazanmakta, maden hukuku, çevre hukuku ve idare hukuku kesişiminde değerlendirilmesi gereken karmaşık uyuşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle öğretide, hukuka aykırı maden işletmeciliğinin değerlendirilmesinde bütüncül ve kamu yararını merkeze alan bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği kabul edilmektedir.

4. Hukuka Aykırı Maden İşletmeciliğinin Hukuki Sonuçları

4.1. İdari Yaptırımlar

İdari yaptırımlar, hukuka aykırı maden faaliyetlerinin süratle sonlandırılması ve doğabilecek zararların önlenmesi amacıyla öngörülmüş önleyici ve düzenleyici nitelikteki kamu hukuku araçlarıdır. 3213 sayılı Maden Kanunu ve ilgili maden mevzuatı, idareye bu konuda geniş yetkiler tanımaktadır. Şöyle ki;

4.1.2. Faaliyetin Durdurulması

İdare, hukuka aykırı maden faaliyetlerini tespit etmesi halinde, faaliyeti derhal durdurma yetkisine sahiptir. Bu yaptırım, özellikle ruhsatsız veya ruhsata aykırı faaliyetlerde, çevreye ciddi zarar verme riski bulunan durumlarda uygulanmaktadır. Faaliyetin durdurulması kararı, cezalandırıcı olmaktan ziyade; kamu yararının, çevresel dengenin ve kamu düzeninin korunmasına yönelik önleyici bir tedbir niteliği taşımaktadır. Danıştay içtihatlarında da faaliyetin durdurulması kararlarının, telafisi güç veya imkânsız zararların önlenmesi amacıyla alınabileceği ve bu yönüyle ölçülülük ilkesine uygun bir idari müdahale olduğu kabul edilmektedir.

4.1.3. Ruhsatın İptali

Hukuka aykırılığın ağır, sürekli veya kasıtlı olması halinde, idare tarafından ruhsatın iptali yaptırımı gündeme gelmektedir. Ruhsatın iptali, ruhsat sahibinin maden işletme hakkının tamamen sona ermesi sonucunu doğurmakta ve idare ile ruhsat sahibi arasındaki hukuki ilişkiyi ortadan kaldırmaktadır. Ruhsat iptali, maden ruhsatının kazanılmış hak niteliğinde olmamasının doğal bir sonucudur. Nitekim öğretide ve Danıştay kararlarında, maden ruhsatlarının kamu yararı karşısında her zaman sınırlandırılabilir ve geri alınabilir olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu yetkinin kullanımı, hukuk devleti, ölçülülük ve orantılılık ilkelerine uygun olmak zorundadır.

4.1.4. İdari Para Cezaları

3213 sayılı Maden Kanunu, hukuka aykırı maden faaliyetleri için caydırıcı nitelikte idari para cezaları öngörmektedir. Ruhsatsız işletmecilik, ruhsata aykırı üretim, kapasite aşımı ve çevre mevzuatına aykırılıklar, idari para cezasına konu olabilmektedir. İdari para cezaları, hukuka aykırı faaliyetin ağırlığı, süresi ve çevresel etkileri dikkate alınarak uygulanmakta, bu yönüyle yalnızca cezalandırıcı değil, aynı zamanda önleyici ve caydırıcı bir işlev görmektedir.

4.2. Cezai Sorumluluk

Hukuka aykırı maden işletmeciliği, yalnızca idari yaptırımlarla sınırlı olmayıp, fiilin niteliğine göre ceza hukuku kapsamında da sorumluluk doğurmaktadır. Madenlerin devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunması ve faaliyetlerin çoğu zaman çevresel zararlar doğurması, cezai sorumluluğun uygulama alanını genişletmektedir. Ruhsatsız veya ruhsata aykırı maden işletilmesi, 3213 sayılı Maden Kanunu uyarınca suç olarak düzenlenmiş olup, ruhsat olmaksızın ya da ruhsat süresi sona ermesine rağmen faaliyetin sürdürülmesi halinde hapis ve adli para cezaları öngörülmektedir. Bu suçlarda fail, maden faaliyetini fiilen yürüten kişiler ile tüzel kişilerin yetkilileridir. Bunun yanında, hukuka aykırı maden faaliyetleri sonucunda çevreye zarar verilmesi hâlinde, Türk Ceza Kanunu’nun 181 ve 182. maddeleri uyarınca çevrenin kasten veya taksirle kirletilmesi suçları gündeme gelmektedir. Maden atıklarının mevzuata aykırı şekilde toprağa, suya veya havaya bırakılması bu kapsamda değerlendirilmekte; fiilin taksirle işlenmesi durumunda dahi cezai sorumluluk söz konusu olmaktadır.

Ayrıca, hukuka aykırı maden faaliyetlerinin idari denetimin bilerek yapılmaması veya ihlallerin göz ardı edilmesi hâlinde, denetimle görevli kamu görevlileri açısından TCK m.257 kapsamında görevi kötüye kullanma suçu oluşabilmektedir. Mevzuata baktığımızda, Türk Ceza Hukuku’nda tüzel kişilere doğrudan ceza verilmesi mümkün olmasa da, hukuka aykırı maden faaliyetlerinin şirket faaliyeti kapsamında yürütülmesi hâlinde, faaliyet izninin iptali, müsadere gibi güvenlik tedbirleri uygulanabilmektedir. Sonuç olarak cezai sorumluluk, hukuka aykırı maden işletmeciliğiyle mücadelede idari yaptırımları tamamlayıcı, kamu yararı ve çevrenin korunmasına hizmet eden temel bir yaptırım mekanizması niteliği taşımaktadır.

4.3. Hukuki (Tazminat) Sorumluluk

Hukuka aykırı maden işletmeciliği, idari ve cezai yaptırımların yanı sıra özel hukuk ve idare hukuku kapsamında tazminat sorumluluğunu da doğurur. Maden faaliyetleri nedeniyle çevreye, taşınmaz maliklerine ve üçüncü kişilere verilen maddi ve manevi zararların giderilmesi bu sorumluluğun temelini oluşturur. Devletin maden faaliyetlerini denetleme yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmemesi hâlinde hizmet kusuruna dayalı sorumluluk doğar. Bu kapsamda meydana gelen zararlar, idari yargıda tam yargı davasına konu edilebilir. Ruhsat sahibinin mevzuata aykırı faaliyetleri sonucunda üçüncü kişilerin uğradığı zararlar bakımından Türk Borçlar Kanunu uyarınca haksız fiil sorumluluğu söz konusu olup, maddi ve şartları varsa manevi tazminat talep edilebilir. Madencilik faaliyetlerinin niteliği nedeniyle, kusur bulunmasa dahi meydana gelen zararlar bakımından tazminat sorumluluğu doğabilmektedir. Çevre Kanunu uyarınca çevreye verilen zararların giderilmesi ve çevrenin eski hâline getirilmesi zaruridir. Ayrıca maden faaliyetleri nedeniyle taşınmaz maliklerinin mülkiyet hakkına yapılan müdahaleler, tazminat taleplerine konu olabilir. Tazminat sorumluluğu, zararların giderilmesinin yanı sıra hukuka aykırı madencilik faaliyetleri bakımından caydırıcı bir işlev görmekte, idari ve cezai yaptırımları tamamlayarak kamu yararının ve çevrenin korunmasına hizmet etmektedir.

Sonuç

Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki madenlerin hukuka aykırı şekilde işletilmesi, yalnızca maden düzenlemelerinin ihlali niteliğinde olmayıp kamu mallarının korunması, çevresel sürdürülebilirlik ve hukuk devleti ilkesi bakımından sonuçlar doğuran ciddi bir sorundur. Anayasa’nın 168. maddesi ile madenler üzerinde tesis edilen kamu hukuku rejimi, bu doğal kaynakların kamu yararı doğrultusunda ve sıkı bir idari denetim altında işletilmesini zorunlu kılmaktadır. Kanaatimce, ruhsatsız veya ruhsata aykırı faaliyetlerin devam etmesi, denetim mekanizmalarının etkinliğinin tartışılmasına yol açmakta ve kamu yararının uygulanamamasına neden olmaktadır. Bu bağlamda hukuka aykırı maden işletmeciliğiyle mücadelede yalnızca idari yaptırımların değil, cezai ve hukuki sorumluluk mekanizmalarının da birlikte ve etkin biçimde işletilmesi gerekmektedir. Özellikle çevresel zararların telafisi ve benzer ihlallerin önlenmesi açısından caydırıcı yaptırım rejimi büyük önem taşımaktadır. Sonuç olarak maden hukukunda amaç, ekonomik fayda ile çevrenin korunması ve kamu yararı arasında denge kurmak olup bu dengenin sağlanabilmesi, hukuka aykırı madencilik faaliyetlerine karşı kararlı, bütüncül ve sürdürülebilir bir hukuki yaklaşımın benimsenmesine bağlıdır.

KAYNAKÇA

  • Akçın, H. (2016, 19–21 Ekim). Türk maden hukuku mevzuatındaki son gelişmeler ve madenlerde ölçme ve planlamaya olan etkilerinin incelenmesi [Bildiri sunumu]. 8. Ulusal Mühendislik Ölçmeleri Sempozyumu, İstanbul.
  • Çevikçelik, M. (2020). 3213 sayılı Maden Kanunu uyarınca maden hukukunda kamulaştırma usulü. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 24(1), 329–360.
  • Kendigelen, A. (2019). Maden ruhsatının hukuki niteliği ve idari işlem karakteri. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 77(2), 845–878.
  • Kurt, H. (2019). Türk hukukunda maden ruhsatı ve sicili üzerine düşünceler: III. maden ruhsatı ile maden sicilinin hukuksal etkileşimi. S. Yüksel & A. Kendigelen (Ed.), Türk hukukunda maden ruhsatı ve sicili üzerine düşünceler içinde (ss. 764–769). On İki Levha Yayıncılık.
  • Kurt, H. (2020). Türk hukukunda maden ruhsatı ve sicili [Yayımlanmamış doktora tezi]. Kırıkkale Üniversitesi.
  • Özdamar, D. (2020). Maden hakkı ve maden irtifakı [Çalışma notu]. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi.
  • Yiğit, U., & Öztürk, İ. (2017). Maden arama ve işletme faaliyetlerinden kaynaklanan mali yükümlülükler ve bunların hukuki niteliğinin analizi. Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 21(3), 277–320.