Giriş

Maden hukuku, devletlerin yer altı kaynakları üzerindeki egemenlik anlayışını ve bu kaynakların işletilmesine ilişkin tercihlerini yansıtan dinamik bir hukuk dalıdır. Günümüzde maden hukukunda belirlenen birçok kural ve uygulama, daha önce yürürlükte olan yasal metinlerin ve tecrübelerin birikimi ile oluşmuştur. Bu nedenle maden hukukunun mevcut yapısının doğru biçimde anlaşılabilmesi, tarihsel arka planının incelenmesini gerekli kılmaktadır. Maden hukuku yalnızca bir ülkenin iktisadî değerlerinin korunmasına hizmet eden teknik bir alan olmayıp; aynı zamanda sosyolojik, politik ve hukuki kimliğine dair güçlü işaretler barındırmaktadır. Özellikle madenlerin işletilme biçimleri, devletin ekonomik hayata müdahale düzeyini, özel teşebbüsle kurduğu ilişkiyi ve kamu yararı anlayışını somut biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nde uygulanan maden işletme rejimi ile Cumhuriyet döneminde benimsenen sistemler arasındaki farklar ve süreklilikler, yalnızca teknik bir mevzuat değişimi olarak değil, daha geniş bir zihniyet dönüşümünün yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Osmanlı Devleti’nde madenler, mirî arazi rejimi ve padişahın hükümranlık hakkı çerçevesinde değerlendirilmiş; madenlerin mülkiyeti devlete ait kabul edilirken, işletme faaliyeti çoğunlukla iltizam, emanet ve malikane usulleriyle özel kişilere bırakılmıştır. Bu dönemde maden işletme biçimleri, klasik dönemden Tanzimat’a uzanan süreçte önemli değişim ve dönüşümler yaşamış; özellikle 19. yüzyılda çıkarılan maden nizamnameleriyle birlikte Batı hukukunun etkisi daha belirgin hâle gelmiştir.

Cumhuriyet döneminde ise madenler, millî egemenlik ve kamu yararı ilkeleri doğrultusunda yeniden ele alınmış; 1924 Anayasası’ndan itibaren yeraltı kaynaklarının devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu anlayışı anayasal düzeyde kabul edilmiştir. Bu süreçte devlet tekeli, kamu işletmeciliği, ruhsat ve rödovans gibi yeni işletme biçimleri geliştirilmiş; maden hukukunda daha sistematik ve kodifiye bir yapı ortaya çıkmıştır.

Bu çalışma, maden işletme biçimlerinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte geçirdiği hukukî tekâmülü incelemeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda, Osmanlı ve Cumhuriyet sonrası dönem karşılaştırmalı olarak ele alınacak; her iki dönemde maden işletme biçimlerinin dayandığı hukuki gerekçeler, kamu-özel dengesi ve egemenlik anlayışı çerçevesinde değerlendirilecektir. Böylece maden hukukunun tarihsel gelişimi ortaya

konulurken, günümüz maden işletme rejiminin hangi tarihsel ve hukukî temeller üzerine inşa edildiği açıklığa kavuşturulacaktır.

1. Osmanlı Devleti’nde Madencilik Faaliyetlerine Genel Bakış

Madenler, devletlerin yüzyıllardır süregelen kalkınma araçları olmakla birlikte iktisadi ve ekonomik refah, minimum dışa bağımlılık noktasında da önem arz eder. Toprakları maden bakımından zengin ülkeler gelişmeye ve kalkınmaya daha yatkın olurken maden bakımından zengin olmayan ülkeler başka ülkelere muhtaç olacak ve iktisadi rekabetin dışına itileceklerdir. Ancak dikkat çeken bir konu vardır ki o da mevcut olan madenin yalnızca somut olarak varlığının yeterli olmadığını gösterir; Madenlerin kullanılması ve işletilmesi. Tarih bize gösterir ki bu başlığın altını dolduran ülkeler genel olarak ekonomik olarak kalkınmaya yatkın olup sömürgeyi kapalı bir politikaya sahiptirler.

Osmanlı Devleti’nin kurulduğu Anadolu bölgesi de yeraltı zenginlikleri olan çeşitli madenlerin yer aldığı bir bölgedir. Osmanlı devleti madenlere önem vermiş ve kullanılıp işletilmesi konusunda çeşitli faaliyetler göstermiştir. Madenler yalnızca ekonomik bir kalkınma aracı değil aynı zamanda silah ve teçhizat yapımında kullanılan barut, kurşun, kalay gibi madenlerin çıkarılmasıyla askeriyeye de hizmet eden bir yapıya da sahipti.

Osmanlı Devleti, sınırlarının genişlemesiyle birlikte fethettiği toprakların altındaki ve üstündeki zengin kaynakları etkili bir şekilde işleyip kullanmaya başlamıştı. Bu konuda Rumeli’deki madenler de önemli bir yere sahiptir. Rumeli’de fethedilen yerlerdeki madenleri çalışır halde ele geçiren Osmanlı Devleti, bu madenlerde bir değişiklik yapmadan madenlerin işletmeye devam etmişti. Osmanlı Devleti’nin zapt ettiği topraklarda uygulanan madencilik hukuku alanındaki bilgileri, kendi kanunlarıyla sentezleyip hazırladığı maden kanunnameleri; ocaklardaki amelelerin vazifeleri, cevherin çıkarılması, analizi, ihraç edilmesi gibi konuları içermektedir.1

2. Osmanlı Devleti’nde Madenlerin İşletme Usulleri ve Madencilik ile ilgili Hukuki Düzenlemeler

2.1. Tanzimat Dönemi Öncesinde Madencilik ile ilgili Hukuki Düzenlemeler

Osmanlı Devleti 19. Yüzyılın ilk yarısına kadar madenlerin işletme esaslarını kanunnameler ve yasaknameler aracılığıyla tayin etmiştir. Kanunnameler, ihtiyaca ve duruma göre değişen koşullara uyumlu olacak şekilde her dönemde farklı içeriklere sahip olmuşlardır. Örfi hukuk niteliği taşıyan kanunnamelerde uygulamadan ziyade çoğu zaman yerel örf ve teamüller dikkate alınmıştır. Kanunnameler çıkarılırken gereksinimler ve fethedilen yerlerin dinamiği göz önünde tutularak maden hukukunda vergiler, işletme usulleri ve devlet payı gibi ana esaslar düzenlenmiştir.

Osmanlı Klasik Devri’nde hukuki düzenlemelerin temelini Hanefi mezhebi oluşturur. Madenlerin hukuki durumu belirlenirken de buna dikkat edilmiştir. İslam hukukunda devlet başkanının, şer’i hukukun düzenlemediği alanlarda, şer’i hukukla da uyumlu olacak şekilde, örf ve âdeti ve kamu yararını dikkate alarak hüküm koyma yetkisi bulunmaktadır.2 Bu doğrultuda padişahların özellikle madenlerin işletilmesine ilişkin şer’i hukukta açık bir hüküm bulunmayan hususlarda kanun çıkarma yetkileri meşru kabul edilmiştir.

Madenlere dair çoğu yasakname ve kanunnameler Fatih ve II. Beyazid döneminde çıkarılmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde dokuz tane maden kanunnamesi ve üç tane maden yasaknamesi, II. Bayezid döneminde on iki tane maden kanunnamesi ve bir tane de maden yasaknamesi yayınlanmıştır. Kanuni döneminde eski kanunnameler toparlanıp düzeltilmiş, üç adet de yeni maden kanunname çıkarılmıştır. III. Mehmet döneminde kanunnamelerin önemi azalmış, bunların yerine layiha, risale ve siyasetnameler önem kazanmıştır ve Tanzimat Dönemi’nden itibaren kanunnamelerin yerine nizamnameler kullanılmaya başlanmıştır.3

Maden işletmesi mevzu bahis olduğunda öncelikle o madenin üzerinde bulunduğu veya içerisinden çıktığı arazi parçasının mülkiyeti meselesine temas etmek gerekir. Maden arazileri dört kısımdan oluşur. Bunlar metruk, miri, mülk ve vakıf arazileridir. Metruk arazi, herkesin yararlandığı arazidir. Bu arazilerde belirlenen madenlerin beşte biri devlete geriye kalan miktarı bulan kişiye verilirdi. Miri arazi, devletin arazisi olup, burada belirlenen madenlerin tamamı devlete aktarılır, devlet bu madenleri ya işletir ya da işlettirirdi. Mülk arazi, kişilere ait olan arazilerdir. Bu arazilerde belirlenen madenlerin beşte biri devlete geri kalanı kişiye kalırdı. Vakıf araziler, mülkiyeti vakıflara ait olan arazidir. Bu arazilerde belirlenen madenlerin beşte biri devlete geri kalanı vakfa kalırdı.4

Osmanlı Devleti’nde maden hukukunda Hanefi mezhebinin etkili olduğunu belirtmiştik. Hanefi mezhebine göre çıkarılan madenlerin beşte birinin devlet hazinesine ait olması gerekmektedir. Bulunan maden, mülk arazide bulunmuş ise beşte biri devlete, geri kalanı mülk sahibine; metruk arazide bulundu ise beşte biri devlete, geri kalanı bulana; vakıf arazide bulunur ise beşte biri devlete, geri kalanı vakfa; miri arazide bulunanlarınsa tamamı devlete ait olurdu.5

Böylece madenin içinde bulunduğu arazinin mülkiyet statüsü ile maden üzerindeki haklar doğrudan ilişkilendirilmiş; mülkiyet türüne göre devletin, mülk sahibinin ya da bulanın payı belirlenmiştir. Ancak yapılan paylaştırma, madenlerin mutlak surette serbestçe işletilebileceği anlamına gelmemiş; Şer’i hukukun bir gereği olarak, tebaanın madenleri hükümdarın izni olmaksızın işlemesi mümkün görülmemiştir. Bu nedenle madenlerin işletilmesi, mülkiyet hükümleriyle birlikte devletin iznine bağlı bir faaliyet olarak düzenlenmiştir.

Yeni fethedilen yerlerde madenlerin işletilmesinde yine prensip İslam’a aykırı olmayan eskiden kalma örf ve adetlere dokunulmama şeklindedir fethedilen yeni topraklarda madeni halihazırda işleten birileri var ise; padişahlar kendileri bir görevli gönderip işlettirmeyi seçmedikleri takdirde, bu kişilere bedel karşılığında imtiyaz tanınarak işletmeye devam etmeleri istenmiştir.6 Madencilik faaliyetinde bulunan kimselere, din farkı gözetilmeksizin vergi muafiyeti tanınmıştır.7

Böylece Osmanlı Devleti’nin maden politikasında pragmatik ve süreklilik esaslı bir yaklaşım benimsediğini görüyoruz. Devlet, bir yandan İslam hukukunu esas alırken diğer yandan fethedilen bölgelerin sosyo-ekonomik yapısını gözetmiş; üretimin kesintiye uğramaması ve kamu gelirlerinin sürdürülebilirliği amacıyla mevcut işletme düzenlerini bütünüyle reddetmek yerine kontrol altına almayı tercih etmiştir. Bu durum, Osmanlı maden rejiminin katı bir merkeziyetçilikten ziyade, kamu yararı ve mali istikrar odaklı esnek bir yönetim anlayışına dayandığını ortaya koymaktadır. Nitekim imtiyaz tanıma, vergi muafiyeti sağlama ve işletme hakkını belirli şartlara bağlama gibi araçlar, devletin hem egemenlik yetkisini korumasına hem de ekonomik devamlılığı teminat altına almasına hizmet etmiştir. Madenlerin yalnızca özel mülkiyet veya tasarruf konusu olmaktan çıkarıp; kamu otoritesinin denetiminde yürütülen stratejik bir üretim alanı olarak konumlandırılması amaçlanmıştır.

Madenler; kullanım amaçları, maden çeşitleri, bulunmuş oldukları yerlerin özellikleri, devletin stratejisi ve zamana göre değişik şekillerde işletilmiştir. Madenlerin işletim şekillerinin belirlenmesinde sermaye miktarı da önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca madenler devlet malı olarak kabul edilmekle beraber dönemin padişahına ve bulunduğu bölgeye göre değişmek suretiyle özel usullerle işletilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde klasik dönemde madenler genellikle üç şekilde işletilirdi: ‘‘İltizam’’ usulü ‘‘Emanet’’ usulü ve ‘‘Malikane’’ usulü.

İltizâm Usulü: Maden işletmelerinin, yıllık asgari ve azami üretim göz önüne alınarak maliyetle tespit edilen bir yıllık tahmini gelirinin peşin ödenmesi şartıyla açık artırma ile kişi veya kişilere (mültezimler) devredilmesidir. Buna özel sektörce işletilmede denilebilir. Madenleri iltizam olarak alan kişi işletmenin tüm masraflarını kendi karşılar ve devlete karşı taahhüdünü yerine getirir. Mültezimlerin fazla gelir etmek amacıyla maden ocağında çalışan kişileri haddinden fazla çalıştırması nedeniyle bu sistem uzun ömürlü olmamıştır.

Emânet Usulü: Osmanlı Devleti’nde genellikle tercih edilen emânet usulünde ise madenlerde en iyi ve devamlı şekilde üretim yapılabilmesi için devlet tarafından belli bir ücretle çalışan bir yönetici (emin) tayin edilirdi yani madenler devlet tarafından işletilmekteydi. En önemli görevi başında bulunduğu madenin verimli bir şekilde işletilmesi, gelir-giderlerinin kontrol edilerek devletin menfaatinin korunması olan eminler ayrıca madenlerin bulunduğu geniş coğrafyada birtakım idari görevlerle de yükümlü ve etkiliydiler. Doğrudan Darbhâne tarafından atanan eminler şer’i konularda hukukun işletilmesi hususu sosundan, dini ve sosyal hayatın düzenli bir şekilde devamını sağlamaktan sorumluydular. Ayrıca eminler birtakım askeri yükümlülükleri de yerine getiren kişilerdir.

Mâlikâne Usulü: 1695 yıllarında devlet ekonomisindeki bunalım sebebiyle madenlerin işletilmesi için yapılan müzayede sonucu mukataa madenlerin kaydı hayat şartıyla iltizam hakkını elde edenlere verilmesi suretiyle ortaya çıkan usuldür.8İltizam usulünün uzun süreli (ömür boyu) niteliğinde olan sistemdir.

Osmanlı hukukunda madenlerin işletilmesine ilişkin benimsenen sistemler değerlendirildiğinde; madenlerin mukataa gelirleri arasında yer aldığı ve hem emanet hem de iltizam usulüyle işletildiği görülmektedir. Emanet usulünde madenler devlet tarafından görevlendirilen memurlar aracılığıyla işletilirken, iltizam usulünde belirli bir bedel karşılığında özel kişilere bırakılmıştır. 17. yüzyıldan itibaren mâlikâne usulünün uygulanmaya başlanmasıyla birlikte madenlerin işletme hakkı şartıyla özel kişilere verilmiştir. Bununla birlikte uygulamada en fazla tercih edilen yöntemin emanet usulü olduğunu ifade edebiliriz.

2.2. Tanzimat Dönemi Sonrasında Madencilik ile ilgili Hukuki Düzenlemeler

19. yüzyıl, Osmanlı Devleti bakımından köklü reform hareketlerinin hayata geçirildiği bir dönemdir. İçtimai hayatta ve idarî yapıda meydana gelen bozulmalar, ardı ardına yaşanan savaşlar ve buna bağlı olarak zayıflayan hazine, devletin malî kapasitesini ciddi ölçüde sınırlandırmıştır. Avrupa sanayiindeki gelişmelerin Osmanlı ekonomisi aleyhine sonuçlar doğurması ise sermaye birikimi sorununu daha da derinleştirmiştir. 19. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde madencilik faaliyetlerine olan ilgi varlığını sürdürmesine karşın maden üretimini ve işletilmesini belirleyen kapsamlı bir metin bulunmuyordu. Bu durum madenlerin işletilmesine ilişkin klasik usullerin yetersizliğini ortaya koymuş ve devletin maden hukukunu daha sistematik ve sermayeyi teşvik edici bir çerçevede yeniden düzenlemesine kapı aralamıştır.

II. Mahmut ile başlayan Batılılaşma süreci ile Osmanlı devletinin genelinde meydana gelen önemli değişimler madenler konusunda da kendisini göstermiş ve madenlerin yönetimi Mâliye Nezaretine verilmiştir. Bu dönemde devlet yönetiminde ortaya çıkan çok sayıdaki meclislerden birisi olan ve 1842 yılında kurulan Ma’âdîn-i Hümâyûn Meclisi’nin amacı; ülkedeki madenlerin en verimli şekilde işletilmesini sağlayacak kural ve esasların belirlenmesi ve uygulanmasında fayda umulan hukuki ve teknik hususların tespit edilerek padişaha arz edilmesiydi.9 Tanzimat ile birlikte Osmanlı hukuk sisteminde önemli düzenlemelere gidildi. Bu düzenlemeler imparatorluk için önemli gelir kaynağı olan madencilik faaliyetlerini de kapsıyordu. Benimsenen bu sistematik yaklaşıma ilk örnek 1858 tarihli Arazi Kanunnâmesi’dir.

1858 yılında yayınlanmış olan Arazi Kanunnâmesi’nde madenlerin mülkiyeti ile ilgili bir hükme de yer verildi ve mülk arazideki madenin mülkiyeti tamamen arazi sahibine verildi. Kendine ait olmayan metruk arazide maden bulan kişi ise devlete vergisini ödemesi şartıyla bunun sahibi olabiliyordu. Bu düzenleme ile daha önce devlete ait olan madenlerde özel mülkiyet dönemi başlamış oluyordu. Böylece ülkede madencilik faaliyetlerinin artma eğilimi göstermesi bu alanda yeni hukuki düzenlemeler yapılması ve Nizamnâmeler hazırlanmasını zaruri hale getirmişti. İlgili meclislerin çalışmaları neticesinde de bu defa Tanzimat öncesi dönemdeki kanunnâme geleneğinden oldukça farklı olarak ve de 1810 tarihli Fransız Maden Nizamnâmesi esas alınarak hazırlanan Maden Nizamnâmesi 19 Mayıs 1861 tarihinde yayınlanmıştır.10 Böylece uzun süredir uygulanan geleneksel maden işletme usullüleri geride kalmış değişen ve gelişen şartlar doğrultusunda madencilik faaliyetlerine ilişkin esasları düzenleyen nizamnameler dönemi başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nde 1861 tarihinde oluşturulan maden nizamnamesinde, maden işletmeciliğinin devletin hakimiyetinden çıkarılıp özel sektöre açılması öngörülüyordu.

11 1861 tarihli Maaddin Nizamnamesi doğrudan madencilik faaliyetlerini düzenleyen ilk Nizamname özelliğini taşır. Bu düzenleme esas alınarak ilk maden imtiyazı verilmiştir.

Devlet maden işletmeciliğinden doğrudan çekildikten sonra sektörde bizzat işletmeci olmaktan ziyade denetleyici ve düzenleyici bir konuma geçmiştir. Bu dönemde madencilik faaliyetleri yerli ve yabancı girişimciler tarafından yürütülmüş; mevcut faaliyetlerin usûl ve esasları ise nizamnâmeler aracılığıyla belirlenmiştir. Müteakip yıllarda da mevcut yasal düzenlemelerin geliştirilmesi, madencilik alanındaki gelişimlerin takip edilmesi ve zamanla ortaya çıkan eksik ve yanlışların giderilmesi gayesiyle yeni nizamnâmeler çıkarılmıştır.

Maden nizamnamelerinin ikincisi 1869’da, üçüncüsü 1887’de ve son olarak dönemin en kapsamlı maden mevzuatı 1906 tarihinde yayınlanmıştır.12 Yayınlanan her nizamname bir öncekinin yetersizliğini giderme amacı taşır ve tecrübelerin birikmesiyle yenilenerek yasal ve pratik bir varlık kazanır. Bu süreçte hâkim olan maden işletme biçimi imtiyaz usulüne dayanan özel sektör işletmeciliğidir.

3. Cumhuriyet Dönemi ve Sonrasında Madenlerin İşletme Usulleri ve MAdencilik İle İlgili Yasal Düzenlemeler

3.1. İktisadi Değerlendirme

Türkiye Cumhuriyeti, Ekim 1923’te kurulduğunda iktisadi yapısını; Osmanlı Devleti’nden devraldığı sınırlı sanayi altyapısı ve ekonomik imkânlar üzerine kurmak zorunda kalmıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nın yol açtığı ağır tahribat, özellikle üretim gücünü oluşturan işgücünde ciddi kayıplara neden olmuş ve ekonomik toparlanmayı zorlaştırmıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde toprak düzeninin ve idari mekanizmanın zayıflaması, yabancı sermayenin ticaret ve sanayi alanında belirleyici hâle gelmesi ve art arda yaşanan savaşların nüfus üzerindeki yıkıcı etkisi, yeni kurulan devletin oldukça olumsuz bir ekonomik miras devralmasına yol açmıştır. Bu olumsuz durumlar etkisini madencilik sektöründe de göstermiştir.

TBMM’nin kuruluşu ile başlayan süreçte ve akabinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi ile madencilik sektöründeki eksikliklerin giderilmesi, yabancı ve azınlıkların sektördeki egemenliğinin kırılması ve diğer tüm alanlarda olduğu gibi yeni bir anlayışın oluşturulmasına yönelik yeni düzenlemelerin yapılması zorunluydu. Bu doğrultuda Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında iktisadî politikaların belirlenmesinde ve bağımsız devlet anlayışının benimsenmesinde önemli rol alan 17 Şubat 1923 tarihli İzmir İktisat Kongresini zikretmek gerekir.

İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar oldukça önemlidir. Türk toplumunun üretici kesiminden tüccar, çiftçi, sanayici ve işçi gruplarının katılımı ve taleplerini ortaya koymaları sağlanarak gerçekleştirilen kongrede, alınan kararlar, daha sonra yapılacak reformların temel felsefesine kaynaklık etmiştir ve Türkiye’nin ‘Misak-ı İktisadi ’si oluşturulmuştur. Kongre sonucunda ortaya konulan tezlerin temel aldığı prensiplerde birincil hedef ekonomi ve sanayinin kalkınmasıdır; iktisadi düzende milli unsurlara ağırlık verilmekle birlikte, yatırımlarda yerli ve yabancı sermayeyi özendirici uygulamalar benimsenmiş ve ılımlı korumacı politikaların hayata geçirilmesi amaçlanmıştır.13

Yabancı sermaye konusunda da kongrede bağlayıcı kararlar alınmıştır. Türk yasalarına uymaları koşuluyla, yabancı sermayeye karşı olunamayacağı şeklindeki görüş, öncü kadronun kongrede yaptığı konuşmalarda açıkça dile getirilmiştir. Cumhuriyet rejimi, yabancı sermayeye değil, kapitalist ayrıcalıklar arayan yabancı sermayeye karşı olmuştur. Nitekim yapılan araştırmalar da göstermiştir ki yabancı sermaye daha Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren madencilik sektöründe yoğun olarak girişimlerde bulunmuştur.14 Cumhuriyet yönetimi ekonomik bağımsızlık ilkesini esas alarak stratejik sektörlerde millileştirme politikasını gündemine almıştır. Bu doğrultuda ilerleyen yıllarda uygulamaya konulan devletleştirme politikası ile madencilik sektöründe kamu iktisadi teşebbüslerinin ağırlığı artırılmış, böylece hem ekonomik bağımsızlığın pekiştirilmesi hem de planlı kalkınma anlayışının güçlendirilmesi amaçlanmıştır.

1933-1945 yılları arasındaki dönemde de devletçi politikalar benimsenmeye çalışılmıştır. Birinci ve İkinci Beş Yıllık Sanayi Planları bu dönemde uygulamaya konulmuş ve her iki kalkınma planında da madenciliğe büyük önem verilmiş, toplam sanayi yatırımlarının %40’ı madencilik alanında yapılmıştır. 1935 yılında ülke madenciliği açısından önemli kurumlar olan Etibank ve Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün kurulması yine maden arama ve işletme faaliyetlerinin desteklenmesine verilen önemi göstermektedir. Bu dönemde bir dizi millileştirme kararları alınmış ve 24 adet imtiyazcı yabancı şirketin millileştirilmesi tamamlanmıştır. Bu kapsamda, 1936-1937 yılları arasında, madencilik alanında faaliyet gösteren Zonguldak kömür yatakları ve Ergani bakır yataklarının millileştirilmesi işlemlerinin, işletilmelerini sağlayacak teknik ve bilimsel kadro bulunmadığından, Etibank ve Maden Tetkik Arama Enstitüsü kurumlarının hizmete başlamasına kadar ertelendiğini görmekteyiz. 1945 sonrasında ise özel sermayenin piyasaya hâkim kılınması yönünde benimsenen politikalar, devletçilik uygulamalarının yerini almış ve hükümet planları ve yasal düzenlemeler bu anlayışla oluşturulmuştur. Devletin endüstriyel yatırımları artık sadece; büyük ölçekli yatırım gerektiren, maden işletmeleri, büyük enerji santralleri, ağır sanayi endüstrileri ya da savunma sanayi ve bayındırlık işlerinin kurulması ile sınırlı tutulacak şekilde yapılmaya başlamıştır.15

3.2. Hukuki Değerlendirme

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde kabul edilen maden kanunlarının bir kısmının Cumhuriyet’in ilk yıllarında da yürürlükte kalmaya devam etmesi, Türkiye’de madencilik hukukunun ani bir kopuştan ziyade tedricî bir dönüşüm süreci içerisinde şekillendiğini göstermektedir. Cumhuriyet dönemi maden mevzuatı hukuki altyapı ve süregelen teknik birikimleri de sırtlanarak madencilik alanında yeni düzenlemeler getirmiştir.

743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda maden mülkiyeti ile ilgili önemli düzenlemeler yapılmış, Osmanlı Devleti Dönemi’nde arazi türleri üzerinden yapılan ayrım ile arazi türlerine göre farklı mülkiyet sistemlerinin benimsenmesi anlayışından vazgeçilmiştir. 16

4268 sayılı Madenlerin Aranma ve İşletilmesi Hakkında Kanun 1942 yılında yürürlüğe girmiştir. 4268 sayılı Kanun madenlere ilişkin münferit bir düzenleme olmakla birlikte, hükümlerinin önemli bir kısmı Maadin Nizamnâmesi’nin üzerine inşa edilmiştir. Bu durum, o dönemlerde Osmanlı Devleti’nden kalma bazı müesseselerin ve hukuk kurallarının halen benimsenmekte olduğunu göstermektedir. 4268 sayılı Kanun’da maden işletilme usulleri; arama ruhsatnamesi neticesinde işletme ruhsatnamesinin düzenlenmesi ve imtiyaz yolu ile işletme şeklinde düzenlenmektedir.17

3 Mart 1954 tarih ve 6309 sayılı Maden Kanunu döneminde ise madenlerin özel kişiler tarafından işletilmesi Kanun’un 62 ve 63. maddelerinde belirtildiği üzere işletme ruhsatnamesi veya işletme imtiyazı ile mümkün olmaktaydı. Kanun’unun 51. Maddesi uyarınca, bulunmuş sayılan bir madenin işletme ruhsatnamesine mi yoksa işletme imtiyazına mı konu olacağı, madenin nicelik ve niteliği, ekonomik ve teknik koşullar, ülke ekonomisindeki yeri ve önemi, normal bir işletme ile ne kadar zamanda istismar edilebileceği gibi hususlar göz önünde tutularak Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığı’nca kararlaştırılmaktaydı.18 6309 sayılı kanun kendinden önceki kanunun genel ilkelerinden etkilenmekle birlikte daha kapsamlı ve sistematik içerik ihtiva etmektedir.

6309 sayılı Maden Kanunu’nu yürürlükten kaldıran 4 Haziran 1985 tarih ve 3213 sayılı Maden Kanunu ile madenlerin işletilme usulüne ilişkin farklı bir düzenleme getirilmiştir. Söz konusu düzenlemeyle madenlerin idari sözleşmelerle özel kişiler tarafından işletilmeleri usulüne son verilmiş ve yerine tek taraflı bir idari işlem olan ruhsat usulü kabul edilmiştir.19 3213 sayılı Maden Kanunu günümüzde hâlâ varlığını korumaktadır.

1982 Anayasası ile madenlerin hukuki statüsü anayasal güvence altına alınmıştır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168. maddesi uyarınca tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. 3213 sayılı Kanun, Anayasa’nın 168. maddesinde ifadesini bulan devletçi yaklaşımı esas almakla birlikte, madencilik faaliyetlerini teknik, ekonomik ve idari bakımdan daha sistematik bir yapıya kavuşturmuş; devletin hüküm ve tasarrufunu korumuştur.

Sonuç

Sonuç olarak, Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e uzanan süreçte madencilik faaliyetleri ve bu alana ilişkin hukuki düzenlemeler, devletin ekonomik yapısı, mali ihtiyaçları ve siyasal tercihleri doğrultusunda aktif bir dönüşüm geçirmiştir. Osmanlı klasik döneminde madenler, kamu gelirleri arasında stratejik bir yer tutmuş; emanet, iltizam ve malikâne gibi usullerle işletilerek devletin mali yapısına katkı sağlamıştır. Tanzimat sonrasında ise Batı etkisiyle daha sistematik ve yazılı bir maden mevzuatı oluşturulmuş, küresel ekonomiye entegrasyon sağlanmaya çalışılmış, 1861 tarihli Maden Nizamnâmesi ile birlikte imtiyaz esasına dayalı ve özel sermayeyi teşvik eden yeni bir dönem başlamıştır.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ekonomik bağımsızlık hedefi doğrultusunda madencilik sektörü yeniden yapılandırılmış; bir yandan yabancı sermayeye belirli şartlarla açık bir politika izlenirken, diğer yandan stratejik alanlarda millileştirme ve devletçilik anlayışı benimsenmiştir. Etibank ve Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün kurulması, planlı kalkınma döneminde madenciliğe verilen önemin somut göstergeleri olmuştur. Hukuki açıdan ise Osmanlı’dan devralınan düzenlemeler peyderpey aşama dönüştürülmüş; 4268 ve 6309 sayılı kanunlarla sistematik bir çerçeve oluşturulmuş, nihayet 3213 sayılı Maden Kanunu ile ruhsat esaslı modern bir yapı benimsenmiştir.

Dolayısıyla Türkiye’de madencilik hukuku, salt teknik bir mevzuat alanı olmanın ötesinde, kamu yararı, ekonomik bağımsızlık ve egemenlik ilkelerinin kesişim noktasında gelişmiştir. Tarihsel süreklilik ile yapısal dönüşüm ve gelişimin birlikte gözlemlendiği bu süreç, madencilik faaliyetlerinin her dönemde devletin stratejik öncelikleri doğrultusunda yeniden kurgulandığını göstermektedir. Bu yönüyle madencilik rejimi, Türkiye’nin iktisadi ve hukuki modernleşme serüveninin somut bir yansıması niteliğindedir.

DİPNOT

  1. Abdülkadir İnan, “Türklerde Demircilik Sanatı: Tarihte ve folklarda Türk Kültürü”, Makaleler ve İncelemeler, C. 2, 1998, s. 38.
  2. Osman Zinnureyn Er, Osmanlı Maden Hukuku ve Maâdin Nizamnameleri (Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi 2023) 16.
  3. Uğur Onur, Osmanlı Devleti’nde Maden İşletmeleri: İvrindi Antimon Madeni İşletmesi (1880–1920) (Yüksek lisans tezi, Gümüşhane Üniversitesi 2023) 12.
  4. Ibid 14.
  5. Ibid 15.
  6. Aysema Pelin Şaşmaz, ‘Türk Maden Mevzuatının 3213 Sayılı Maden Kanunu’na Kadar Gelinen Süreçte Tarihsel Gelişimi’ (2024) 14(1) Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 98.
  7. Ibid 94.
  8. Abdülmecit Mutaf, ‘Tanzimat Döneminde Osmanlı Maden İşletmeciliği Prosedürü’ (2010) 2(2) History Studies, s. 294.
  9. Ibid 295.
  10. Ibid 295.
  11. Onur, Osmanlı Devleti’nde Maden İşletmeleri (n 3) 22.
  12. Ertan Gökmen, ‘II. Abdülhamit Dönemi Osmanlı Maden İmtiyazları (1878–1899)’ (2007) 71(262) Belleten 969–996.
  13. Şaşmaz, ‘Türk Maden Mevzuatının… ’ (n 6) 103.
  14. Sevgi Aydın, Türkiye’de Maden İşletmecilikte Karşılaşılan Hukuksal Sorunlar ve Değerlendirmeler (Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi 2015) 26.
  15. Şaşmaz, ‘Türk Maden Mevzuatının… ’ (n 6) 107.
  16. Ibid 108.
  17. Ibid 111.
  18. Muradiye Çevikçelik, Türk İdare Hukukunda Maden İşletme Sözleşmeleri (Yüksek Lisans Tezi, Akdeniz Üniversitesi 2017) 45.
  19. Ibid 45.

KAYNAKÇA

  • Aydın, S. (2025). Türkiye’de maden işletmecilikte karşılaşılan hukuksal sorunlar ve değerlendirmeler [Yüksek lisans tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi].
  • Çevikçelik, M. (2017). Türk idare hukukunda maden işletme sözleşmeleri [Yüksek lisans tezi, Akdeniz Üniversitesi].
  • Er, O. Z. (2023). Osmanlı maden hukuku ve maâdin nizamnameleri [Yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi].
  • Gökmen, E. (2007). II. Abdülhamit dönemi Osmanlı maden imtiyazları (1878–1899). Belleten, 71(262), 969–996.
  • İnan, A. (1998). Türklerde demircilik sanatı: Tarihte ve folklarda Türk kültürü. Makaleler ve incelemeler (Cilt içinde.
  • Mutaf, A. (2010). Tanzimat döneminde Osmanlı maden işletmeciliği prosedürü. History Studies, 2(2).
  • Onur, U. (2023). Osmanlı Devleti’nde maden işletmeleri: İvrindi antimon madeni işletmesi (1880–1920) [Yüksek lisans tezi, Gümüşhane Üniversitesi].
  • Şaşmaz, A. P. (2024). Türk maden mevzuatının 3213 sayılı Maden Kanunu’na kadar gelinen süreçte tarihsel gelişimi. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 14(1), 89–122.