Tüzel Kişilere Karşı Hakaret Suçu İşlenebilir mi?
Türk Ceza Kanununun “Şerefe Karşı Suçlar” başlıklı sekizinci bölümünde yer alan hakaret suçunun basit hali TCK.’nun 125/1.
maddesinde aynen şu şekilde düzenlenmiştir; ‘’Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.’’ Hakaret suçunun mağduru olarak kanunda “kimse” ifadesi kullanılmıştır.
Maddenin lafzından suçun mağdurunun ancak “Gerçek Kişi” olacağı anlamı çıkarılabilir.
Bu noktada “tüzel kişiyi” tanımlayacak olursak: amacı hukuka ve ahlaka aykırı olmayan örgütlenmiş kişi toplulukları ve belli bir amaca özgülenmiş olan bağımsız mal toplulukları şeklinde kısa bir tanım yapabiliriz.
Tüzel kişiler “Özel Hukuk Tüzel Kişileri” ve “Kamu Hukuku tüzel kişileri” olmak üzere ikiye ayrılır. Tüzel kişilerin iradesi; Türk Medeni Kanununun 50. Maddesi gereği “organları aracılığıyla açıklanır.” Tüzel kişiler de tıpkı gerçek kişiler gibi hak ve fiil ehliyetine sahip olup bunun yanı sıra; yalnızca insana özgü olan haklar hariç tüm medeni hak ve borçlara kanunen ehildirler.
Burada hakaret suçunun koruduğu hukuki değerden de bahsetmek gerekir. Kanun maddesinin gerekçesinde “Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır.”
diyerek suçunun koruduğu değeri belirtmiştir.
Yargıtay 18.Ceza Dairesinin 2017/1193 sayılı kararında “… İncelenen dosyada, sanığın icra takibine karşı verdiği itiraz dilekçesinde, iddianamede bahsi geçen sözleri söylediği, TCK’nın 125. Maddesine göre hakaret suçunda şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte sözlerin gerçek kişilere yöneltildiğinde hakaret suçunu oluşturabileceği, herhangi bir gerçek kişiyle arasında aidiyet ilişkisi kurulmadan tüzel kişiye söylenen sözlerin bu kapsamda değerlendirilemeyeceği gözetilmeden, sanık hakkında mahkûmiyet kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.” şeklinde hüküm kurulmuştur.
Öte yandan doktrinde çoğunluk görüş, kişi topluluklarının da belirli koşullar altında hakaret suçunun mağduru olabilecekleri doğrultusundadır. Bu durumda suç, topluluğu oluşturan herkese karşı işlenmiş sayılır ve her biri tek başına suçun kovuşturulmasını isteyebilir.
TEZCAN/ERDEM/ÖNOK ‘a göre: “Eğer topluluk oluşturan mağdurun aynı zamanda tüzel kişiliği de bulunmakta ise buna yönelik hakaretin cezalandırılıp cezalandırılmayacağı tartışma yaratmaktadır. Bizim kanaatimize göre tüzel kişiler bu suçun faili olamaz ise de mağduru olabilir.”
Türkiye Barolar Birliği için yazdığı “Hakaret” başlıklı makalesinde Av. Mine Arısoy da bu hususta: “Tüzel kişiler ya da tüzel kişiliği bulunmayan ancak belirli sıfatı, haiz kişileri ifade eden toplulukların mağdur olup olmayacağı konusunda yasal düzenlemede açıklık bulunmamaktadır. Ancak kanunun açıkça “bir kimse” den söz etmesi, kurula hakaretin koşullarını ayrıca düzenleyerek suçun tüm üyelere karşı oluşacağı ve teselsül hükümleri uygulanmak suretiyle cezalandırılacağını hükme bağlaması karşısında, kanaatimizce tüzel kişiler ya da tüzel kişiliği bulunmayan topluluklara hakaret edilmesi halinde, hakaretin gerçekleşme biçimi itibariyle doğrudan suçun muhatabı da belirlenebilir bir ya da birden fazla gerçek kişinin varlığı halinde ve ancak bu kişilerin mağduriyetinin kabulü ile suç oluşacaktır.”
diyerek Yargıtay karşıtı bir görüş bildirmiştir.
Bu hususta Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun “Tüzel Kişilerin Manevi Tazminat Talebi” konulu 2012 tarihli bir kararında; gerçek kişiler gibi tüzel kişilerinde şeref ve haysiyeti gibi kişisel değerleri ve bunlardan oluşan kişilik haklarının olduğu, bu sebeple korunması gerektiği ve bu doğrultuda tüzel kişilere de manevi tazminat hükmedilmesi gerektiği yönünde içtihatta bulunmuştur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun söz konusu 01.02.2012 tarihli 2011/4-687 E., 2012/26 K.
sayılı kararının gerekçesinin bir kısmı aşağıda aynen aktarılmıştır.
‘’… Bu bakımdan tüzel kişiler insanlar gibi canlı varlıklar değildirler. Onlara hukuk düzeni tarafından kişi olma özelliği bazı sosyal ve ekonomik ihtiyaçlar sebebiyle verilmiştir.
Tüzel kişiler yaradılış gereği insana has olan kişisel değerler dışında, gerçek kişiler gibi kişilik hakkına sahiptir. Gerçek kişiler gibi tüzel kişilerinde şeref ve haysiyeti gibi kişisel değerleri ve bunlardan oluşan kişilik hakları vardır. Şeref, haysiyet ve özel yaşam hakları T.M.K.nun 24.
Maddesinde düzenlenen şahsiyet hakları arasında yer almaktadır. Bu sebeple söz konusu haklar mutlak haklardan olduğundan herkese karşı koruma imkânı sağlar.
Tüzel kişiler insanlar gibi maddi- organik bir yapıya sahip olmadıklarından dolayı onların bedensel bütünlüğü, yaşamı, sağlığı gibi, maddi bedensel değerler üzerinde kişilik haklarının varlığı tabi olarak söz konusu olmamakla birlikte saygınlık, onur, sır çevresi gibi manevi nitelikteki kişisel değerlerle, mesleki ve ekonomik kişisel değerlere gerçek kişiler gibi tüzel kişilerin de sahip olduğu söylenilebilir. Tüzel kişilerin kişisel değerler üzerindeki kişilik haklarının korunması gerekir (Alim Taşkın, “Tüzel Kişilerin Kişilik Haklarının Korunması”, aühfd., 1991, C. 42, s. 1- 4, s. 208- 230).
Bu sebeple tüzel kişinin ekonomik faaliyetini yürütürken kazandığı saygınlık, onun kişisel değerleri içinde yer alır. Ticari şeref ve haysiyetin çiğnenmesi, onun ekonomik yaşam içindeki yerini ve durumunu sarsabilir.
… Yukarıda da açıklandığı üzere, kişilik haklarına saldırının kapsam ve koşulları T.M.K.nun 24, 25. maddesinde belirtilmiş, B.K.nun 49.
maddesinde de saldırı halinde yaptırımın kapsam ve niteliği düzenleme altına alınmıştır.
B.K.nun 49. maddesinde belirtilen manevi zarar, kişinin kişisel çıkarlarında (haklarında) uğradığı bir eksilmedir. Bir tüzel kişinin kişisel haklarından olan (adı, şerefi, onuru ve itibarı gibi) varlıklarına yapılan saldırının; bu manevi değerlerinde bir eksilmeye (manevi zarara) sebep olacağı bir gerçektir. Gerçi, duyguları olmayan tüzel kişilerin elem ve ızdırap duymaları düşünülemez. Ancak bu onların kişilik değerlerinin saldırıya uğramadığı sonucunu doğurmaz.
Hukuk düzeni tüzel kişileri hukuk sujesi olarak tanıdığına ve onlara ad, şeref, onur ve itibar gibi kişisel varlıklar bahşedilmiş olduğuna göre (T.M.K. m. 48), tüzel kişilerin de manevi tazminat talep edebileceklerini kabul etmek gerekir. Zaten manevi zarar, salt üzüntünün varlığı halinde değil, kişinin kişilik değerlerinin saldırıya uğraması durumunda gerçekleşen bir zarardır. Bunun içindir ki, gerek Türk Medeni Kanunu ve gerekse B.K. (m. 49) yalnız gerçek kişilerin değil, aynı zamanda tüzel kişilerinde kişisel haklarını korumaktadır.
Tüzel kişinin çevresinde kazandığı itibarı aşağılayan yazılı, sözlü veya görüntülü beyanlar, şu veya bu vasıflara sahip olmadığına dair yayınlar, kişilik haklarından şeref ve haysiyete yönelik tecavüz olarak kabul edilmelidir. Tüzel kişinin şeref ve haysiyeti yanında onun toplumsal itibarı, ticari itibarı da T.M.K.nun 24. Maddesindeki korumadan yararlanır.
Medeni Kanun ve B.K., manevi tazminat isteyecek kişinin mutlaka gerçek kişi olması gerektiği esasından hareketle düzenlenmiş olsaydı, gerçek kişi olma şartını öngörerek tüzel kişilerin ayrık tutulduğuna dair bir ibareye veya ayrık bir düzenlemeye yer verirdi.”
Kanaatimizce özel hukuk anlamında tüzel kişilerin şeref ve haysiyetleri ile saygınlık, onur, itibar gibi diğer kişilik haklarının varlığı kabul edilip korunurken, ceza hukuku anlamında tüzel kişilerin kişilik haklarının kabul edilmemesi ve iş bu hakların korunmaması açıkça hukuka aykırı kalmaktadır. Bu anlamda tüzel kişilere yapılan hakaretlerin ne kadar ağır olursa olsun sadece özel hukuk kapsamında tazminat yaptırımıyla korunması, hakaret eden kişilerde hiçbir caydırıcılık yaratmayacak ve tam aksine onları teşvik edecektir. Bu ise günümüz ceza hukukunda kabulü mümkün olmayan bir suç işleme özgürlüğü yaratır. Böylesi bir durumda o veya bu sebeple zarar vermek istediği tüzel kişilere dilediğince ve hatta basın ve yayın araçlarıyla alenen hakaret ve iftara eden bir kişinin sadece ve sadece tazminat yaptırımıyla karşı karşıya kalması, hele bir de bu kişinin varlıklı bir kişi olması hukuk düzeninin bu hakaret ve iftiraları görmezden gelmesi sonucunu doğurur.
