Dünyayı Güzelleştirmek
Şehirlerin Anlam-Değer Dünyası
Yaşadığımız şehirler bize verili olarak içine doğduğumuz doğaya karşı beşeri olan temsil eder. Doğa ham hali ile karşımızda dururken biz bu hamuru çağın bilgi ve birikimleri ışığında şekillendirir ve üzerine kompleks yaşam sistematiğimizi inşa ederiz. Tarihin her döneminde şehirler, medeniyetlerin en gelişmiş tezahürleri olagelmiştir. Birey, aile ve toplum düzeyinde insani ilişkilerin hukuka göre şekillendiği, soyut ve somut bütün kurumların dimağımızın ilhamıyla estetize edildiği ve tarihin yapıldığı yer olan, daha özlü bir ifadesiyle insana dair her şeyin neşet ettiği yer şehirlerdir. Bir medeniyetin kodları bir şehri şehir yapan bütün hususiyetlere nüfuz etmiş haldedir. Dolayısıyla şehir kurmak aynı zamanda bir anlam-değer dünyasına göre şekillenen mükellefiyet yüklenmek demektir. Mükellefiyetimiz, Turgut Cansever’in ifadesiyle dünyayı güzelleştirmektir. Tarihin akışı karşısında sabit ve eskimeyecek olan ile değişen ve geçici olanların her birisinin kendi anlamını kavrayacak bir konum elde ettiği yerde kemal bir şehirden veya dünyayı güzelleştirmekten bahsedebiliriz. Mükellefiyetimizin kaynağı, hem şehri bize miras bırakan tarihe olan vefa borcumuz, hem o an halihazırda içerisinde yaşıyor olmamız nedeniyle kendi insanlığımıza olan borcumuz, hem de gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakma borcumuzdur. Şehrin ehemmiyetine dair bu izahat şehrin alt birimleri olan mahalle, sokak, ev/hane ve aile için de geçerlidir. Şehri meydana getiren bu birimler şehirle uyumlu bir şekilde dinamik olarak şehrin yöneldiği anlam-değer dünyasını taşımak zorunadır: dünyayı güzelleştirmek. Söz konusu mükellefiyetimizin icrası için konumuz itibariyle de önemli olan mimari sanatının üzerinde durmamız gerekiyor. Zira deprem felaketiyle arka arkaya sarsılan ülkemiz için inşaat ve mimari sanat olmaktan önce bir hayatta kalma mücadelesinin aracı olarak duruyor. İstanbul için şehrin tarihi dokusuna yönelen tehditler ve plansız şehirleşme eleştirileri, deprem felaketinin aciliyeti nedeniyle yerini sağlam konut odaklı bir değişim sürecine bırakmış görünüyor. Burada dünyayı güzelleştirmek ile hayatta kalmak arasındaki ikilemde bir tercih yapmamız gerektiği intibaı uyandırılıyor. Oysaki haneleriyle, sokaklarıyla ve mahalleleriyle şehirleririmizin hem güzel hem doğal afetlere karşı dayanıklı olması gerekir. Bu iki husus birbirinin alternatifi değildir. Unutulmamalıdır ki şehir hususundaki her ihmalimiz ödenmesi gereken büyük bir bedel olarak bir gün mutlaka karşımıza çıkıyor. Bu ikileme düşmeden yapılması gereken en acil çalışmanın artık şehirlerin bütün paydaşlarının iştirakiyle ortaya çıkarılan planlara göre yeniden imar edilmesidir. Planlama, şimdiye kadar en ihmal edilen konu olduğu için bugün şehirlerimiz hakkında konuşurken ve yazarken yorgunluk duyuyoruz. Plan salt şehrin belirli matematiksel ölçülere göre nizami olarak tasarlanması değildir. Şehir planlamacılığı bünyesinde şehrin tarihi hafızasını ve doğal afet riskleri ile birlikte gelecek öngörülerini de içermeli, başka bir ifadeyle geçmiş ve gelecek kuşakların iradesini de taşımalıdır. Sadece bugün için, bugüne dair yapılan planlar kısa sürede ortaya çıkan değişkenlere dahi ayak uydurmakta güçlük çekmekte ve her sorun yeni bir geçici çözümle ötelenmektedir. Dolayısıyla planlamacılığın temeli birinci aşamada bizi doğanın tehlikelerine karşı hayatta tutmak ve bununla birlikte şehrin hafızasını, kültürünü, güzelliğini geçmişten geleceğe aktarmak olmalıdır. Bu geniş ölçekli bir içeriği ima ettiği için salt mimarların yüklenebileceği bir iş olmaktan büyüktür. Şehrin aile gibi en alt birimlerinden sanayi gibi en üst bölgelerine kadar her paydaş dünyayı güzelleştirme mükellefiyetiyle hareket etmek ve bu sürece dahil olmak zorundadır. Böyle bir süreçte bize ışık tutacak şehircilik ilkeleri Turgut Cansever tarafında tespit edilmiştir. Ünlü mimara göre şehircilik ve planlama düşüncesi felsefi olarak göçebelik ve yerleşiklik arasındaki zıtlığı içeren hareketli kültüre ve bu hareketin fiziki mekândaki yansıması olan tarihî mimarlık mirasına sahip şehirlerimizin sürekliliğini sağlamaya gönderme yapan “muhafaza ilkesi”, mekânsal olarak yakın yerlerde yaşayan insanlar arasında zaman ve ilişkiyi tesis eden ve ev ve sokak gibi iki küçük birimden oluşarak mahalli formasyonlara dayanan “komşuluk ilkesi” ve mekânın büyüme ve gelişme temposu bakımından olumlu imkânlar sağlayarak iktisadi kontrol mekanizmalarının gerekliliğine dayanan “iktisadi faaliyet ilkesi” gibi üç temel ilkenin şehir planlaması noktasında daima göz önünde bulundurulması gerekir. 1
Kentsel Dönüşüm Tartışması
Bugün depreme karşı dayanıklı konutlar için kentsel dönüşüm projelerinin hızlandırılması çokça tartışılıyor. Bu projeler doğal afetlerde can ve mal kaybını minimize etmek için önemli olsa da proje planlarında dünyayı güzelleştirme gayesinin yeterince önplanda olmadığı görülüyor. Oysaki mahalle planları, arazı tercihleri, kat sayısı, bina tasarımı, evlerin iç ve dış şekli dünyanın bütün köklü şehirlerinde o şehirde yaşayan toplumun kültürüne göre tasarlanır. Üzerine düşündükçe sayısı artırılabilecek olan bütün bu ayrıntılar, deprem sonrasında toplumda şehirlerin yeniden imarına yönelik artan uyum ve taleple birleştirilerek şehirlerimizin gerçek bir medeniyet havzası olmasına vesile olabilir. Bu bakımdan kentsel dönüşüm projelerinin asıl odak noktasının konutların depreme dayanıklı olması fikrini de içeren ancak yukarıda ifade ettiğimiz gibi daha geniş kapsamlı olan dünyayı güzelleştirme vizyonuna evrilmesi gerekir. Bilhassa deprem bölgesinde neredeyse tamamen yok olan şehirlerimizin yeniden imar edilmesi sürecinde o şehrin insanlarına karşı olan güzel bir dünya yükümlülüğümüzü unutmamalıyız.
Şimdiye kadar hukuk ihtisas çalışmalarım dışında kaleme almış olduğum bütün eselerimde disiplinlerarası bir bağlantı kurmanın, bu etkileşimi öncelikle eğitim sistemimize taşımanın, konulara bütüncül bakmanın ve çözümleri de çok değişkenli ortaya koymanın yol ve yöntemlerini araştırdım. Burada şehircilik ve deprem hukuku dediğimizde de yalnızca deprem öncesi gayrimenkul hukuku, kentsel dönüşümün yasal boyutları, imar hukuku veya deprem sonrası idari ve cezai yükümlülüklerden bahsetmenin konuyu hep dar bir alana çekmek olduğunu düşünüyorum. Yukarıda şehirciliğe dair ifade ettiğim bütün hususlar esasında hukukun doğrudan çekirdeğini oluşturan temel insan haklarına ilişkindir. Zira insan hakları insanca bir hayat için gerekli olan asgari zorunlulukların dokunulmazlığı üzerine inşa edilmiştir. Bu bakımdan şehir, yaşam hakkı, çalışma hakkı, seyahat hakkı, çevre hakkı, konut hakkı gibi pek çok hak ve hürriyetin hem kaynağı hem de gerçekleştiği zemini ifade eder. Dolayısıyla ancak şehirciliğin planlı ve dünyayı güzelleştirme misyonuna uygun olarak gerçekleştirildiği yerlerde anayasal idarenin tam teşekkülünden bahsedebiliriz. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu bir kararda bu durum şu şekilde ifade edilmiştir: “Anayasa hükümleriyle devlete, toplumun huzur ve mutluluğunun sağlanmasında ve bireylerin maddi ve manevi varlıklarının geliştirilmesinde önemi yadsınamaz olan çevrenin korunması ve geliştirilmesi konularında ödevler yüklendiği açıktır. Sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı ekonomik ve mali gerekçelerle vazgeçilecek haklardan değildir. Söz konusu hakka yönelik olarak devlete düşen görev, bu hakkın gerçekleştirilmesinin önünde yer alan engellerin kaldırılmasından ve yaşanılan çevre ortamının geliştirilmesinden ibarettir. Bu bağlamda, devlet bütününün bir parçası olan yasama organı da, aktarılan Anayasa hükümlerine uygun hareket etmek zorundadır. Buna göre çevreyi ilgilendiren yasal düzenlemelerin, Anayasa tarafından devlete yüklenen çevrenin korunması, çevrenin geliştirilmesi ve çevre kirliliğinin önlenmesi ödevlerini yerine getirme amacına bağdaşacak şekilde çıkarılmaları gerekmekledir.” 2 AYM’nin çevre hakkı yaklaşımı bünyesinde şehir planlamacılığına ilişkin ilkeleri de barındırmaktadır. Zira kentsel dönüşüm, kentsel planlama ve imar etkinliklerinin çevre kavramına dahil oldukları ve bu doğrultuda çevre hakkının konusunun birer öğesi konumunda bulundukları şüphesizdir. AYM de benzer düşüncelerle kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin planların, kentleşmeye yönelik yaklaşımların yeniden gözden geçirildiği, düzenli, sağlıklı ve sürdürülebilir kent mekânlarının oluşturulmasını amaçlayan, bu bağlamda mevcut imar planlarının ve uygulamalarının sorgulanarak yeniden içerik kazandırıldığı planlar olduğunu ifade etmiştir. Mahkemenin düzenli kentleşmenin de çevre hakkının konusu dâhilinde olduğunun AYM tarafından ortaya konması dikkate değer bir husustur. 3
Değerlendirme ve Önerilerimiz
Yukarıda bahsetmiş olduğumuz anlamdeğer dünyası içerisinde depreme dayanıklı planlı bir şehirciliğin çerçevesini çizebiliriz. Bir şehirden bahsedebilmek için öncelikle mülkiyet düzeninin değişmesi gerekmektedir. Son dönemde dünyada da tartışma konusu olan gelir dağılımında adaletsizliğin ülkemizde de en önemli tezahürlerinden birisi mülkiyetin sınırlı bir kesimin elinde toplanmasıdır. Köyden kente göçle birlikte göç eden insanlar sahip oldukları arazileri de geride bırakmış, şehirdeki arazi arzının sınırlı olması nedeniyle talep sürekli yükselmiş ve toprak mülkiyeti finansal imkanları geniş kesimlerin elinde birikmiştir. Bu sebeple öncelikle arazi üzerindeki mülkiyet kavramı yeniden ele alınmalıdır. Önerimiz; arsa üzerinde süresiz olarak mirasa konu olan mülkiyet hakkının kaldırılarak yerine dünyada da örnekleri görüldüğü gibi arsa üzerinde 50 ila 100 yıl arasında süreye bağlı tasarruf yetkisinin tanınmasıdır. Günümüzde inşa edilen binaların ekonomik ömrü 30 ila 50 yıl arasında değişmektedir. Bu nedenle ilk olarak 30 ila 50 yıl sonra yürürlüğe girmek üzere 1/100.000’lik makro planlar ve bunun 1/1000’lik gibi altplanları yapılmalı ve planın başlangıç yılına kadar buna yönelik hukuki, iktisadi ve toplumsal altyapı hazırlanmalıdır. Planların zamansal olarak kapsamı bir binanın ortalama ömrü ile de orantılı olmalıdır. Binanın ekonomik ömrü tamamlandığında arsa kamuya ait olduğundan enkaz sahiplerine belirli bir kamulaştırma karşılığı ödeme yapılmalı ve ona yeni konut inşa etmesi için planlanmış başka bir bölgede gerekli imkanlar sağlanmalıdır. Tarihi, kültürel veya kamusal olması nedeniyle bütünüyle imara kapalı alanların dışında kalan imara açık yerleşim yerlerinde bugün özel mülkiyete konu olan ancak yukarıda ifade ettiğimiz planlara uygun olarak zamanı geldiğinde okul, yol, hastane, veya park alanı gibi kamu hizmetine alınacak arsaların üzerindeki mevcut taşınmazlardan kamuya devredileceği öngörülenler, tapu devir harcı veya emlak vergisi gibi vergilerden taşınmazın kamuya intikal edeceği süre boyunca muaf tutulmalıdır. Bu durum doğru planlanırsa gayrimenkulün bir yatırım aracı olmaktan çıkmasını da sağlayacak ve arzı sınırlı olan yeryüzünün kar güdüsüyle yurtsuz insanlar yaratan bir yer olmasını engelleyecektir. Aynı zamanda deprem bölgelerinde yer alan OSB ve sanayi tesisleri bir plan dahilinde ivedilikle deprem riski düşük olan şehirlere nakledilmeli ve lojistik hatları deprem fay hatlarının gereklerine uygun olarak yeniden planlanmalıdır. Zira Maraş merkezli depremin yaraları diğer bölgelerin üreteceği katma değerle sarılabilecektir ancak Marmara’da olacak bir deprem devletin vergi gelirlerinin %50’sini aşan bir kısmından mahrum kalması demek olup böyle bir felaketin sonuçlarını hayal etmek dahi mümkün değildir. Sanayi kesimini bu konuda teşvik etmek için ulusal sanayi planlaması yapılmalı, pilot iller seçilmeli, arazi ve lojistik maliyetleri konusunda mali araçlarla gerekli teşvikler sağlanmalıdır. Doğaya karşı güçlü olmanın tek yolu her şeyi aslına rücu ettirmekle mümkündür. Bu bakımdan Körfez bölgesi sanayiden arındırılmalı, tarım arazilerine ve dere yataklarına konut yapılmamalı, lojistik ve ikmal hatları ile birlikte üretim ve tüketim zincirleri doğanın her haline karşı esneklik gösterebilecek kabiliyette yeniden tasarlanmalıdır. Son olarak bilhassa Marmara bölgesi özelinde şehir merkezlerindeki yeşil alan sayısı çokça artırılmalı, bunun için gerekli yerlerde kamulaştırmalar yapılmalı ve deprem anında bu yeşil alanlar toplanma, barınma, güvenlik ve beslenme yerleri olarak tasarlanmalıdır. Bugün Marmara bölgesinde kamu binalarının önemli bir kısmının depreme karşı dönüşümü sağlanmıştır ancak unutulan bir husus ibadethanelerdir. Bu eksiklik depreme dayanıksızlığı tespit edilen camilerin yıkılarak belirli bir mimari proje formunda olağanüstü hallerde insani ihtiyaçların karşılanacağı bir kompleks olarak yeniden tasarlanması yoluyla avantaja dönüştürülmelidir. İnsanlık doğal afetler konusunda her zaman daha unutkan ve iyimserdir. Bu iyimserliğin telafisi güç sonuçlar doğurmaması için devletin daha kararlı ve istikrarlı adımlar atması ve kamuoyunun desteği için deprem duyarlılığının artırılması gerekmektedir.
DİPNOT
- Tiryaki, M. E. (2014), “Turgut Cansever’de Şehircilik ve Planlama Düşüncesi”, İnsan & Toplum, 4(7), 5-24.
- AYM, E. 2011/110, K. 2012/79.
- Semiz, Y. (2014), “Anayasa Mahkemesi’nin Çevre Hakkı Perspektifi”, Hacettepe HFD, 4(2), 9-46, s. 18.
KAYNAKÇA
- SEMİZ, Y. (2014), “Anayasa Mahkemesi’nin Çevre Hakkı Perspektifi”, Hacettepe HFD, 4(2), 9-46.
- TİRYAKİ, M. E. (2014), “Turgut Cansever’de Şehircilik ve Planlama Düşüncesi”, İnsan & Toplum, 4(7), 5-24.
