Giriş

Türk Dil Kurumunun sözlüğünde deprem, “yer kabuğunun derin katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi veya yanardağların püskürme durumuna geçmesi yüzünden oluşan sarsıntı, yer sarsıntısı, hareket, zelzele” olarak tanımlanmaktadır. 1 Deprem kuşağında yer alan ülkemizde can ve mal kaybının hayli yüksel olduğu büyük depremler yaşanmış ve bilimsel araştırmalar gelecekte de yaşanmaya devam edeceğini göstermektedir. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün verilerine göre son yüz yılda ülkemizde yaşanmış can ve mal kaybının en yüksek olduğu başlıca depremler şunlardır: 27.12.1939 Erzincan Depremi (büyüklük 7.9, can kaybı 32.968, hasarlı bina 116.720), 20.12.1942 (Erbaa) Tokat (büyüklük 7, can kaybı 3.000, hasarlı bina 32.000), 27.11.1943 (Ladik) Samsun (büyüklük 7.2, can kaybı 4.000, hasarlı bina 40.000), 01.02.1944 (Gerede – Çerkeş) Bolu (büyüklük 7.2, can kaybı 3.959, hasarlı bina 20.865), 28.03.1970 (Gediz) Kütahya (büyüklük 7.2, can kaybı 1.086, hasarlı bina 19.291), 24.11.1976 (Muradiye) Van (büyüklük 7.5, can kaybı 3.840, hasarlı bina 9232), 17.08.1999 (Gölcük) Kocaeli (büyüklük 7.8, can kaybı 17.480, hasarlı bina 73.342) 23.10.2011 Van (Büyüklük 7.2, Can kaybı 644, hasarlı bina 17.005). 2 Söz konusu bu veriler ülkemizin tehlikeli fay hatları üzerinde bulunduğunu, neredeyse bütün bölgelerinin büyük deprem riski taşıdığını ve kısa aralıklarla şiddetli depremlerin yaşandığını göstermektedir. Ülkemizin son yüz yıl içerisinde yaşadığı en yıkıcı deprem ise 06.02.2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş ili Pazarcık merkezli 7.7 ve Elbistan Merkezli 7.6 büyüklüğündeki iki deprem olarak kayıtlara geçmiştir. Yaklaşık olarak dokuz saat arayla gerçekleşen bu iki deprem sonucunda bölgede yer alan Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Malatya, Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Elazığ ve Şanlıurfa şehirlerinde büyük yıkımlar ve can kayıpları gerçekleşmiştir. T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporuna göre 3 48 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, 2.273.551 kişi doğrudan barınma sorunuyla karşı karşıya kalmış, yarım milyondan fazla bina hasar görmüş, bölgenin iletişim, enerji alt yapısı ciddi zarar görmüş ve önemli maddi kayıplar oluşmuştur.

Ülkemizde yaşanan doğal afetler arasında en yıkıcısı olan deprem, meydana getirdiği zararlar itibariyle hukukumuzu da etkilemekte, bu doğrultuda birbirinden farklı disiplinlerin bir arada buluştuğu Deprem Hukuku diye adlandırılan bir alanın oluşmaya başladığı görülmektedir. Depremin tipik olarak cezai, hukuki ve idari anlamda birbirinden farklı sonuçları bulunmaktadır. Bu makalede ise idarenin deprem nedeniyle sorumluluğu zorlayıcı (mücbir) sebep bağlamında incelenecektir.

I. İdare Hukukunda Kusurlu ve Kusursuz Sorumluluk

İdari sorumluluk kusurlu ve kusursuz sorumluluk olarak ikiye ayrılmaktadır. Kusurlu sorumluluk, idari faaliyetler yürütülürken idarenin kendi kusurlu fiili sonucunda meydana gelen zararlardan sorumlu olmasıdır. İdarenin kusura dayanan sorumluluğu hizmet kusuru olarak da ifade edilmektedir. Hizmet kusuru, hizmetin hiç işlememesi, kötü işlemesi veya geç işlemesi hallerinde meydana gelir. İdarenin asıl sorumluluğu kusura dayanan sorumluluktur. Bir zarar söz konusu olduğunda öncelikle idarenin hizmet kusuru olup olmadığı araştırılır. Hizmet kusuru yoksa ancak o zaman kusursuz sorumluluk ilkesine dayanılarak tazmin yoluna gidilebilir. 4 Kusursuz sorumluluk, idarenin eylemi ile meydana gelen zarar arasında illiyet bağının bulunması durumunda idarenin eylemi kusurlu veya hukuka aykırı olmasa bile meydana gelen zarardan idarenin sorumlu tutulması halidir. Kamu hukukunda kusursuz sorumluluk, esas itibariyle iki ilkeye dayandırılır. Bunlardan biri hasar yahut risk ilkesi, diğeri kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesidir. 5 İdare hukukunda risk ilkesi “idarenin tehlikeli faaliyetleri ve araçlarından kaynaklanan zararlar”, “mesleki risk” ve “sosyal risk” alt başlıkları altında incelenmektedir. İdarenin niteliği gereği “tehlikeli faaliyetleri ve araçları”nın yol açtığı zararlar, “mesleki risk” ilkesi gereğince kamu hizmetinde görev yapan bir kişinin görevini yerine getirdiği sırada ya da görevinden dolayı uğradığı zararlar ile “sosyal risk” ilkesi gereğince terör olaylarından dolayı ortaya çıkan zararlar idare tarafından tazmin edilecektir. 6 Kamu külfetlerine eşit katılım ilkesi ise idarenin kamu yararı amacıyla gerçekleştirdiği hizmetleri birçok kişinin menfaatine iken bazı kişileri zarara uğratabilir. Bu durumlarda zarara uğrayan kişilerin zararı giderilerek kamu külfetlerine eşit katılım ilkesi sağlanır. Çünkü birçok kişinin menfaatine olan idari hizmetlerin külfetine sadece belirli kişilerin katlanması adil olmayan sonuçlar doğuracaktır.

II. İdarenin Sorumluluğunun Kalkması ya da Azalması

İdarenin sorumluluğunu kaldıran ve azaltan haller zorlayıcı (mücbir) nedenler, beklenmeyen durumlar, zarara uğrayanın veya üçüncü kişinin kusuru olarak ifade edilmektedir. Bunların gerçekleşmesi durumunda somut olayın özelliğine göre idarenin sorumluluğu ya tamamen ortadan kalkacak ya da azalacaktır.

İdarenin sorumluluğunu ortadan kaldıran zorlayıcı (mücbir) nedenler, deprem, heyelan, sel gibi önlenemeyen, öngörülemeyen ve kişilere bağlı olarak gerçekleşmeyen olaylardır. Zorlayıcı (mücbir) sebepler; çoğunlukla doğal afetlerden kaynaklanmakla beraber, savaş gibi sosyal veya genel grev gibi hukuki olaylardan kaynaklandığı da görülmektedir.

Deprem zorlayıcı (mücbir) nedenlerin tipik örneği olarak sayılmasına rağmen her durumda depremin bir mücbir sebep olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira günümüzün gelişen teknolojisiyle beraber deprem konusunda bilimsel araştırmalar arttığı, ülkemizin fay haritaları ve deprem riski bulunan bölgeleri belirli olduğu için öngörülemezlikten bahsedilemeyecektir. İdarenin deprem riski olan bölgelerde yapılaşmaya uygun olmayan arazileri imara açması ve bu araziler üzerinde yapılan inşaatlara ruhsat vermesi halinde meydana gelen depremle oluşan zarar arasında zorlayıcı (mücbir) nedenden ötürü illiyet bağının kesildiğinden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu örnekte idarenin gerekli araştırmaları yapmayarak deprem riski bulunan bölgede yapılaşmaya uygun olmayan zemini imara açması ve bu alanda bina yapımına izin vermesi idarenin hizmet kusurunun bulunduğunu göstermektedir. Ancak deprem nedeniyle zarara uğrayan her binadan idarenin sorumlu olduğunu söylemek de doğru değildir. Zarara uğrayanın veya üçüncü kişinin kusurunun bulunması halinde illiyet bağı kesileceğinden dolayı idarenin deprem nedeniyle sorumluluğu söz konusu olmayacaktır. Deprem bölgesinde bulunan bir binanın idarenin haberi ve onayı bulunmaksızın ruhsat ve projesine aykırı bir şekilde kolonları kesilerek kullanım alanının arttırılmasından sonra meydana gelen deprem neticesinde binanın zarara uğraması halinde idarenin sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Çünkü bu örnekte zarara uğrayanın veya üçüncü kişinin kusurundan dolayı illiyet bağı kesilmiştir. Deprem bölgesindeki bir yapının imara aykırı, ruhsatsız veya deprem yönetmeliğine aykırı bir şekilde yapılması ve idarenin bu yapıyı görmezden gelerek yıkım kararı gibi idari müeyyideleri uygulamaması halinde ise birleşen kusurdan bahsedilecek olup depremin gerçekleşmesiyle oluşan zarardan tarafların kusuru oranında sorumluluğu gündeme geçektir. Çünkü bu örnekte her ne kadar zararın meydana gelmesinde kaçak ve depreme dayanaksız yapıyı yapanların kusuru ön plana çıksa da idare de mevzuattan aldığı yetkiyi kullanmayıp denetleme görevini ihmal ederek kusura ortak olmuştur. Danıştay bir kararında idarenin deprem nedeniyle sorumluluğunun kriterlerini şu şekilde izah edilmiştir: “Deprem nedeniyle oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan bu davada, yapının üzerinde bulunduğu zeminin özelliği, zemin durumuna göre depreme dayanıklılığının kontrolü, yapı kullanma izni bulunup bulunmadığı, imar planları ve inşaat ruhsatlarının hangi idarelerce yapıldığı ve verildiği, yapıların imar açısından denetlenmesi, afete uğramış ve uğrayabilecek bölgeler ile yapı ve ikamet için yasaklanmış afet bölgelerinin tespit ve ilan edilip edilmediği, afet bölgelerinde yapılacak yapılarla ilgili kuralları, yapı tekniklerini, projelendirme esaslarını, ülkenin deprem haritalarını hazırlamak konusunda idarelerin üzerlerine düşen görev ve yetkileri yerine getirip getirmediği, denetim ve kontrol görevlerini yapıp yapmadığı hususları ayrı ayrı irdelenmeli ve idarece gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı belirlenmeli ve bunun sonucuna göre; idarenin belli bir hareket tarzı izleyip izlemediği veya hareketsiz kalıp kalmadığı ortaya konulmalıdır. Olaya bu açıdan bakınca yukarıda yapılan belirleme sonucu olayda idarelerin hareketsizliği söz konusu olmakla öğretide de kabul edildiği gibi idarenin bu hareketsizliğinin “olumsuz eylem” olarak kabulü gerekmektedir. Mücbir sebep, sezilemeyen ve karşı konulamayan bir olayı ifade eder. Bu sebep, zararı idareye yüklenebilir olmaktan çıkaran ve zararla idari faaliyet arasındaki illiyet bağını kesen dış bir etken olarak doğal, toplumsal veya hukuki bir olaydan kaynaklanabilir. Sezilememezlik, karşı konulamamazlık, kusursuzluk ve gerçeklik halleri mücbir sebebin ayırt edici öğelerini oluşturmaktadır. Deprem kuşağında yer alan bölgede, deprem gerçeğinin bir veri alınması suretiyle yerleşmelerle ilgili alanların belirlenmesi, bu alanlardaki yapılaşmaya ilişkin kararların alınması, uygulanması ve denetlenmesiyle ilgili idari faaliyetlerin bütünündeki olumsuzluklardan oluşan idarenin “olumsuz eyleminin” bulunması durumunda, depremin mücbir sebep olarak değerlendirilerek zararla illiyet bağını kestiğini kabule olanak bulunmamaktadır. Bu durumda, Mahkemece uğranıldığı ileri sürülen zararın oluşumunda idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi sonucu bir karar verilmesi gerekirken depremin mücbir sebep kabul edilerek zararla idari faaliyet arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı gerekçesiyle davanın reddi yolundaki kararda isabet görülmemiştir.” 7

Sonuç

Deprem kuşağında yer alan ülkemizde can ve mal kaybının hayli yüksek olduğu büyük depremler yaşanmış ve bilimsel araştırmalar gelecekte de yaşanmaya devam edeceğini göstermektedir. Ülkemizde yaşanan doğal afetler arasında en yıkıcısı olan deprem, meydana getirdiği zararlar itibariyle hukukumuzu da etkilemekte, bu doğrultuda birbirinden farklı disiplinlerin bir arada buluştuğu Deprem Hukuku diye adlandırılan bir alanın oluşmaya başladığı görülmektedir. İdarenin deprem nedeniyle sorumluluğu zorlayıcı (mücbir) sebep bağlamında incelendiğinde deprem nedeniyle uğranılan zararlardan idarenin mutlak bir şekilde sorumlu olduğu veya sorumlu olmadığını söylemek doğru olmayacaktır. Somut olayın özelliğine göre kusurun tespit edilmesi gerekmektedir. Günümüzün gelişen teknolojisiyle beraber deprem konusunda bilimsel araştırmalar arttığı, ülkemizin fay haritaları ve deprem riski bulunan bölgeleri belirli olduğu için öngörülemezlikten bahsedilemeyecek ve bunun sonucu olarak da zorlayıcı (mücbir) sebebin uygulama alanı daralacaktır. Zarara uğrayanın veya üçüncü kişinin kusurunun bulunması halinde illiyet bağı kesileceğinden dolayı idarenin deprem nedeniyle sorumluluğu olmayabilecektir. Kaçak veya deprem yönetmeliğine aykırı yapı yapması, idarenin de bu yapıyı görmezden gelerek gerekli müeyyideleri uygulamaması halinde ise birleşen kusurdan bahsedilecek ve taraflar kusuru oranında sorumlu olacaktır.

DİPNOT

  1. https://sozluk.gov.tr/ (E.T 10.06.2023).
  2. Depremlere ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.koeri.boun.edu.tr/sismo/2/deprem-bilgileri/buyuk-depremler/# (E.T 10.06.2023).
  3. Söz konusu rapor için bkz: https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2023/03/2023-Kahramanmaras-ve-Hatay-Depremleri- Raporu.pdf (E.T 10.06.2023).
  4. Bucaktepe, A. (2012-2013), “Depremden Dolayı İdarenin Sorumluluğu”, DÜHFD, C. 17-18, S. 26-27-28-29, s. 99.
  5. Gözübüyük, A. Ş. / Tan, T., (2014), İdare Hukuku, Cilt 2, Güncelleştirilmiş 7. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, s. 666.
  6. Bucaktepe, s 100.
  7. Danıştay 11. D., E. 2005/1353 K. 2007/6248 T. 29.6.2007.

KAYNAKÇA