Ceza yargılaması insanların yaşamsal faaliyetlerini doğrudan etkileyen ve varlığını en derinden hissettiren yargılama türüdür. Bunun en temel sebebi yapılan yargılamanın sonucunda kişilerin maruz kalacağı cezai hükümlerdir. Söz konusu cezalar insanların hürriyetlerini sınırlamakla birlikte kişilerin itibarını, benliklerini, mesleklerini, ailelerini ve yaşamsal faaliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Bu itibarla ceza yargılaması yalnızca 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunundan ibaret değildir. Ceza yargılamasının işleyişi bakımından kanunlar oldukça önemlidir ancak ceza muhakemesinin süjelerinden olan mağdur ve sanığın da bir insan olduğunu unutmamak gerekir. Bu sebeple birçoğu Roma Hukukundan günümüze kadar gelen hem mağdurun ve hem de sanığın haklarını koruma noktasında önemli bir yer tutan ceza muhakemesi ilkeleri bulunmaktadır. Ceza yargılaması diğer hukuk mecralarına göre daha hassas bir alandır. Özellikle sanığa çeşitli haklar sağlayan ilkelerin daha dikkatli bir şekilde uygulanması gerekmektedir.

Nitekim şüpheden sanık yararlanır prensibi sanık lehine uygulanan ilkelerin önemli bir örneğidir. Bazı hukukçular şüpheden sanık yararlanır prensibini başlı başına bir ilke olarak kabul etmemektedir. Söz konusu ilkeyi masumiyet karinesi adı altında yorumlamaktadırlar. Böyle bir tartışmanın ortaya çıkmasının temel sebebi; masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır prensibi, susma hakkı, lekelenmeme hakkı, unutulma hakkı gibi prensipler arasında var olan yakın etkileşimdir. Şüpheden sanık yararlanır prensibinin sanık hakkında kurulacak olan hükme doğrudan etki etmesi hasebiyle bir ilke olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Şüpheden sanık yararlanır prensibinin daha iyi anlaşılabilmesi ve uygulamada doğru bir şekilde uygulanabilmesi için söz konusu ilkenin kelime kökünün irdelenmesi gerekmektedir. Bu minvalde şüphe kavramı ayrıntılı bir şekilde açıklanmalıdır. Ceza yargılamasında sanığın cezalandırılmasına ilişkin suçu işlemediğine yönelik çok küçük bir şüphenin bulunması halinde hâkim şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulamaktan vazgeçebilir mi? Ceza yargılamasında her somut olay kendi içinde birçok değişken içermektedir. Özellikle bazı olaylarda sanığın üzerine atılı suçu işlediği tanık ifadelerinden, sanığın soruşturma ve kovuşturma evrelerinde vermiş olduğu çelişkili savunmalardan, bilirkişi raporundan, vb. delillerden açıkça anlaşılmaktadır. Buna rağmen sanığın üzerine atılı suçu işleyip işlemediği noktasında şüphenin halihazırda mevcut olduğunu ileri sürerek şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulamak suretiyle sanık hakkında beraat kararı verilen hatalı uygulamalarla karşılaşmaktayız. Bu şekilde verilen hatalı kararlar suçtan zarar gören kişilerin daha fazla mağdur olmasına sebebiyet vermektedir.

Bu makalede şüpheden sanık yararlanır prensibinin hakimlerin her zaman rahatlıkla başvurabileceği bir çıkış yolu olarak değerlendirilemeyeceği ve söz konusu ilkenin hatalı uygulanması ihtimalinde mağdurların üzerinde yaratacağı olumsuzluklar tartışılacaktır. Tüm bu tartışmalara geçmeden önce şüpheden sanık yararlanır ilkesinin ne şekilde ortaya çıktığını, sanık lehine uygulanan diğer ceza muhakemesi prensipleri ile şüpheden sanık yararlanır ilkesi arasındaki yakın ilişkiyi ve makaleye konu ilkenin ceza muhakemesi hukukunda ispat bakımından önemini değerlendirmemiz gerekmektedir.

A) ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR PRENSİBİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Şüpheden sanık yararlanır ilkesinin Roma Hukukundan itibaren uygulanan bir ilke olup olmadığı noktasında hukukçuların aklında her zaman bir soru işareti bulunmaktadır. Söz konusu ilkenin Latince karşılığı olarak “in dubio pro reo” ifadesi kullanılmaktadır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesinin klasik dönem öncesi Roma Hukuku içerisinde yer almadığı, söz konusu döneme ait kaynakların incelenmesi sonucunda anlaşılmaktadır. İlkenin ortaya çıkış hikayesine baktığımızda; “haksız olarak bir kişinin cezalandırılmasından ziyade kusurlu olan bir kişiye ceza verilmemesi daha iyidir” felsefesi ile ortaya çıkmıştır.1 Böyle bir felsefi yaklaşımın ardında yatan en önemli sebep, kusursuz bir kişinin cezalandırılması durumunda adalete duyulacak olan güvenin sarsılmasıdır. Yalnızca bir vatandaş bile böyle bir haksızlığa maruz bırakılırsa, tüm toplumun hukuka olan inancı zayıflar. Bir devletin ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal anlamda güçlü olması doğru işleyen bir hukuk sisteminden geçer. Roma Hukukundaki düşünce yapısını günümüze uyarlarsak; bir kişi hakkında yapılan yargılama neticesinde hâkim, o kişinin söz konusu suçu işlediğinden tam olarak emin değilse, kişinin suçu işlemediğine yönelik küçükte olsa aklında bir şüphe varsa kişiye ceza veremez. Hâkimin ezdinde oluşan şüpheden sanığın yararlandırılması gerekmektedir.

B) ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ İLE SANIK LEHİNE UYGULANAN DİĞER CEZA MUHAKEMESİ PRENSİPLERİ ARASINDAKİ YAKIN İLİŞKİ

Makalenin giriş bölümünde bahsedildiği üzere, şüpheden sanık yararlanır ilkesi ceza muhakemesinde yer alan ve sanık lehine uygulanan masumiyet karinesi, susma hakkı, unutulma hakkı, lekelenmeme hakkı gibi prensipler ile yakın ilişki içerisindedir. Ancak daha önce vurguladığımız üzere, şüpheden sanık yararlanır ilkesinin yukarıda sayılan prensiplerden ayrılarak başlı başına bir ilke olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. İlkenin önemini kavrayabilmek adına sanık lehine uygulanan diğer ceza muhakemesi ilkelerinin üzerinde kısaca durulmasında fayda vardır. Masumiyet karinesi, adında da anlaşılacağı üzere suç işlediği iddiası ile yargılanan bir kişinin hakkında kesin bir mahkûmiyet hükmü verilinceye kadar masum sayılmasıdır. Kısaca, normal bir vatandaşın sahip olduğu her türlü hakka yargılanan kişinin de sahip olduğunu ifade etmektedir. Anayasanın 38. maddesinde “suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz” denmek suretiyle masumiyet karinesinin varlığı kabul edilmiştir.2 Şüpheden sanık yararlanır ilkesi ile masumiyet karinesini birbirlerinden ayıran en temel fark; masumiyet karinesi yargılamanın hem soruşturma ve hem de kovuşturma evresinde uygulanması gereken bir ilkedir.3

Ancak şüpheden sanık yararlanır prensibi soruşturma aşamasında yer almayan, kovuşturma aşamasında uygulanan, hâkimin hükmüne doğrudan etki edebilecek nitelikte bir ilkedir.4 Söz konusu durumu bir örnek ile değerlendirmek gerekirse; soruşturma aşamasında şüpheli hakkında yeterli suç şüphesi veya kuvvetli suç şüphesi mevcut olabilir. Bu ihtimallerde şüpheli hakkında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan uygun koruma tedbirleri uygulanabilir ya da iddianame düzenlenebilir. Dolayısıyla soruşturma aşamasında şüpheden sanık yararlanır ilkesi uygulama alanı bulmaz.5 Ancak kovuşturma aşamasına geçildiğinde hâkim, hakkında iddianame düzenlenen ve koruma tedbirlerine başvurulan sanığın üzerine atılı suçu işlediğinden tam olarak emin değilse, somut olayda delil yetersizliği mevcutsa şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulamak suretiyle sanık hakkında beraat kararı verebilir. Öte yandan masumiyet karinesi sanığın üzerine atılı suçu işleyip işlemediğinin tespit edilmesinde sanığa birçok imkân sağlamasının yanı sıra hâkime de doğru bir muhakeme yapabilme fırsatı tanır. Bu sebeple şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve masumiyet karinesi yakın ilişki içerisinde olan fakat birbirinden farklı iki ceza muhakemesi prensibidir.

Ceza muhakemesi hukukunda sanık lehine uygulanan bir diğer önemli prensip susma hakkıdır. Susma hakkı da hem soruşturma ve hem de kovuşturma evrelerinde sanık lehine uygulanan bir prensiptir. Toplumda yaşayan herkes kendisini iyi bir şekilde ifade edemeyebilir. Özellikle bir suçun faili olarak ifade vermesi istenen kişiler yaşadıkları durum karşısında olayıaçıklamakta güçlük çekebilirler. Nitekim Anayasanın 38. maddesinde “hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz” denmek suretiyle susma hakkının varlığı kabul edilmiştir.6 Susma hakkının şüpheden sanık yararlanır ilkesi ile olan ilişkisine bakmak gerekirse; susmak hâkim ezdinde “sanığın üzerine atılı suçu işlediğini kabullenmesi” olarak değerlendirilmemelidir. Ceza yargılaması şüpheli veya sanığın susmasını bu şekilde yorumlayamaz. Hâkim her türlü delili inceledikten sonra kişi hakkında şüpheye yer vermeyecek şekilde hukuka uygun gerekçelere dayanarak bir mahkûmiyet kararı verebilir. Kısaca, susma hakkının kullanılması şüpheden sanık yararlanır prensibinin uygulanmasına engel teşkil etmez.

Unutulma hakkı ve lekelenmeme hakkı da sanık lehine uygulanan haklar arasında yer almaktadır. Lekelenmeme hakkı, soruşturma veya kovuşturma süreci devam ederken şüpheli veya sanığa yapılan ithamlara dikkat edilmesini arz eder. Mahkemece verilen hüküm kesinleşene kadar yargılanan kişi masum sayılır. Bundan mütevellit şüpheli veya sanığın üzerine atılı suçu işlememiş olması ihtimalini lekelenmeme hakkı bakımından hesaba katmak gerekir. Lekelenmeme hakkı ile paralel olan bir diğer prensip de unutulma hakkıdır. Özellikle kişi geçmişte bir suç işlemiş, işlemiş olduğu suçtan yargılanmış, hakkında bir ceza verilmiş ve nihayetinde cezası infaz edilmiş olabilir. Cezai müeyyidelerin amacı; hükümlülerin ıslah edilmesini sağlamak ve sonrasında onları topluma yeniden kazandırmaktır.

Bir hükümlü, hakkında verilen cezanın infazını tamamlayıp, ceza infaz kurumundan çıktıktan sonra yaşamına sorunsuz bir şekilde devam edebilmelidir. Adeta yeniden dünyaya gelmiş gibi önceden işlediği suçlardan toplum ezdinde aklanmalıdır. Cezasının infazını tamamlayan kişi özellikle sosyal medya başta olmak üzere, gazetelerde veya dergilerde “katil, hırsız, istismarcı” gibi ithamlarla karşı karşıya kalmaya devam ederse, bu kişi için yaşam çekilmez bir hale gelir. İşte tam da bu duruma engel olabilmek adına unutulma hakkı Yargıtay Kararları ile koruma altına alınmıştır. Lekelenmeme hakkı ve unutulma hakkının diğer sanık lehine uygulanan prensiplere nazaran hükme olan etkileri daha azdır. Bu sebeple şüpheden sanık yararlanır prensibi ile olan ilişkileri nispeten daha zayıftır. Yine de lekelenmeme hakkının şüpheden sanık yararlanır prensibi ile bir ilişkisi bulunmaktadır. Şöyle ki; lekelenmeme hakkı soruşturma ve kovuşturma safhalarında doğru bir şekilde uygulanabilirse, sanık hakkında bilgi kirliliği oluşmaz ve hâkim somut olayı daha berrak bir biçimde değerlendirebilir. Böylece hâkim suçun sanık tarafından işlenip işlenmediğini saptayabilir, somut olayda sanık yönünden bir şüphe varsa şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulayabilir.

C) ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR PRENSİBİNİN CEZA MUHAKEMESİ HUKUKUNDAKİ YERİ VE İSPAT GÜCÜ AÇISINDAN ÖNEMİ

Şüpheden sanık yararlanır prensibi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda doğrudan tanımlaması yapılan bir prensip değildir. Söz konusu prensip hakkında doktrinde ve Yargıtay Kararlarında birbirine benzer birçok tanımlama yapılmıştır. Her ne kadar işbu prensip hakkında kanunda doğrudan bir açıklama yer almasa da kanunun ilgili maddelerinden şüpheden sanık yararlanır ilkesinin varlığı hissedilebilmektedir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun “duruşmanın sona ermesi ve hüküm” başlıklı 223. maddesinin 1. fıkrasında “beraat kararı” bir hüküm çeşidi olarak yer almaktadır. Ayrıca işbu kanunun 223/2-e maddesinde, “yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması” denmek suretiyle şüpheden sanık yararlanır ilkesinin varlığına bir atıf yapılmıştır.8 Yargıtay da 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun yukarıda ifade edilen maddesi ve buna benzer diğer maddelerinden hareket etmiş olacak ki şüpheden sanık yararlanır ilkesinin varlığını kararlarında kabul etmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen 26.10.2010 tarih ve 2010/8-134 E. 2010/217 K. sayılı kararda; “Latince ‘in dubio pro reo” olarak ifade edilen ve masumiyet (suçsuzluk) karnesinin bir uzantısı olan ‘şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorikte olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. Prof. Dr. Hakan Hakeri şüpheden sanık yararlanır kuralının anlamını şu şekilde açıklamıştır; ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesi, ceza yargılaması kapsamında geçerli, yasal mevzuatta yazılı olarak yer almayan bir ispat kuralıdır. Ayrıca bir kişinin üzerine atılı suçtan mahkûm olabilmesi için o kimsenin söz konusu suçu işlediğinin yüzde yüz oranında kesin olarak ispat edilmesi gerekir’ Yargıtay’ın da benzer olaylara yönelik pek çok kararda şüpheden sanık yararlanır ilkesine önem verdiği görülmektedir” denmek suretiyle şüpheden sanık yararlanır ilkesi ayrıntılı bir şekilde açıklanmış ve Yargıtay Kararlarında dikkate alındığı vurgulanmıştır.9

Nitekim Yargıtay 23. Ceza Dairesince verilen 25.06.2015 tarih ve 2015/5687 E. 2015/2982 K. sayılı kararda; “Sanığın sahibi ve başhekimi olduğu … Merkezinde kronik hastalar için onayladığı raporlarda 02.08.2007 tarihi ile 08.04.2009 tarihleri arasında sisteme uzman doktor raporu olarak girmesi gereken 1 TL’lik kod yerine, sağlık kurulu raporuna ait 3 TL’lik kodu girmek suretiyle katılanı zarara uğrattığı iddia edilen olayda; sanığın suçlamayı kabul etmediği, atılı suçun kasten işlenebilen suçlardan olduğu, kurum zararının giderildiği, somut olayda sanığın kastının bulunduğuna dair her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediği, şüpheden sanık yararlanır ilkesi de göz önüne alındığında verilen beraat kararında bir isabetsizlik görülmemiştir” denmek suretiyle şüpheden sanık yararlanır ilkesine bir atıfta bulunulmuştur.10

Şüpheden sanık yararlanır prensibi, özellikle delil yetersizliği sebebiyle verilen beraat kararlarında hükme esas alınan bir ilkedir. Bu sebeple söz konusu ilkenin ispat hukuku bakımından büyük bir önemi bulunmaktadır. Şüpheden sanık yararlanır prensibinin ispat hukuku üzerindeki etkisinin anlaşılabilmesi için “şüphe” kavramının irdelenmesi gerekir. Ceza yargılamasında şüphe: kesinliğe ulaşamamak, emin olmaktan uzaklaşmaktır. Ceza yargılamasında suçun yargılanan sanık tarafından işlendiğinin ispatı için sübut gerekir.11 Daha açık bir ifadeyle; suça konu fiillerin şüpheye yer vermeyecek şekilde sanık tarafından gerçekleştirildiğinin ispat edilmesi zorunludur. Bir hususun aksi mümkünse yani aksi ispat edilebilirse o husus sabit değildir.12 Hâkimin sanık hakkında hüküm kurabilmesi için suça konu fiillerin sabit olması gerekir. Aksi takdirde hâkimin zihninde şüphe belirir. İşte tam da bu noktada şüpheden sanık yararlanır prensibi ortaya çıkar.

D) ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR PRENSİBİNİN HATALI BİR ŞEKİLDE UYGULANMASI VE BU DURUMUN SEBEP OLDUĞU MAĞDURİYETLER

Şüpheden sanık yararlanır ilkesi kritik durumlarda ihtiyaç duyulan, hayat kurtaran ve ciddi sonuçlara sebebiyet verebilecek nitelikte bir ilkedir. Uygulamada birçok avukatın müvekkili hakkında verilmesi muhtemel cezadan önce son çıkış yolu olarak dilekçesinde yer verdiği, hakimlerin kararını açıklamadan önce son kez düşünüp değerlendirdiği bir prensiptir. Söz konusu ilke sanık lehine önemli bir prensip olmasının yanı sıra yanlış uygulanırsa çok tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Şöyle ifade etmek gerekir ki; işbu prensibin ortası yoktur. Sanık ya mahkûmiyet hükmü ya da beraat hükmü ile karşı karşıyadır. Prensip gerçekten doğru uygulanırsa masum olan kişinin hayatını kurtarır ve kişiyi yeniden topluma bağlar. Ancak prensibin yanlış uygulanması ihtimalinde suç işleyen kişi ıslah edilmeden topluma katılmış olur.

Söz konusu durum suç işleyen kişide yeni bir suç işleme potansiyelinin oluşmasına, toplumda hak ve adalete duyulan inancın zayıflamasına, işlenen suçtan dolayı mağdur olan kişi veya kişilerin daha fazla mağduriyet yaşamalarına sebebiyet verir. Nitekim adaletin doğru bir şekilde tecelli etmediğini gören mağdurların kendi adaletini sağlama noktasına hareket ettiklerini ve ihkakıhak yasağını ihlal ettiklerini gösteren birçok örnekle toplumsal hayatta karşılaşmaktayız. Söz konusu örnekler hukuk devleti yapısının bozulmasına sebebiyet vermektedir. Bu tarz olumsuz ömeklerle karşı karşıya kalmamak adına yargılamayı gerçekleştiren hakimlerin şüphe kavramını dikkatli bir biçimde değerlendirmeleri ve ayrıca şüpheden sanık yararlanır prensibini doğru bir şekilde uygulamaları gerekmektedir. Ceza yargılamasında dosyaya konu suçun sanık tarafından işlendiği her zaman kolay bir şekilde anlaşılmayabilir. Ceza davasına konu dosya karmaşık bir olay örgüsüne sahip olabilir. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarının nihayete erdirilmesi uzun sürebilir. İşbu durumların mevcut olmasından sanık hakkında mutlaka bir şüphenin var olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi geniş uygulama alanı olan bir ilkeye dönüştürülmemelidir. Elbette somut olayda sanığın üzerine atılı suçu işlemediğine yönelik şüphe mevcutsa söz konusu ilke uygulanmalıdır. Ancak şüpheye yer vermeyecek derecede suçun sanık veya sanıklarca işlendiğini gösteren deliller dosyada yer alırken, sanık hakkında şüphenin mevcut olduğundan bahisle söz konusu prensibin uygulanması ve beraat kararı verilmesi hukuka aykırı olur. Bu durum hakkını aramak için yargı mercilerine başvuran mağdurun daha fazla mağdur olmasına sebep olur. Dolayısıyla şüphe varken şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulamamak ne kadar hatalı bir kararsa, şüphe yokken şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulamakta aynı ölçüde hatalıdır. Ceza yargılamasının sonucu, yalnızca işin ceza hukuku boyutuna etki etmeyebilir. Özellikle nitelikli dolandırıcılık suçuna vücut veren bazı dosyalar özel hukuk yargılaması ile doğrudan bağlantılı olabilir. Özel hukuk mahkemeleri ceza yargılamasından çıkacak kararı bekletici mesele yapabilir. Tam da bu durumda ceza mahkemesinin sanık hakkında kuracağı hüküm mağdurun özel hukuktan kaynaklanan alacak hakkına kavuşmasına doğrudan etki edecektir.

Bir örnek üzerinden değerlendirmek gerekirse; bir senedin dolandırıcılık fiiline konu olacak bir şekilde yetkili hamilden çalındıktan sonra üçüncü bir kişiye ciro edildiğini düşünelim. Senedi hırsızlayan kişi söz konusu senet hakkında icra takibi başlatsa ya da senedi bankaya ibraz etse parayı alamayacağını tahmin edebilir. Bundan ötürü dolandırıcılık fiiline konu senedi yakın bir arkadaşına veya akrabasına ciro etmek suretiyle tahsil etmek isteyebilir. Özellikle bu senet bir kambiyo senedi ise senet sebepten soyuttur. Yani senedi dolandırıcılık ürünü olduğunu bilmeden, bir alacağına karşılık teslim alan üçüncü kişi pekâlâ tahsil edebilir. Verilen bu örnekte üçüncü kişinin, senedin dolandırıcılık sonucu elde edildiğini bildiğini ve parayı tahsil edebilmek için senedi çalan kişi ile fikir ve eylem birliği içinde hareket ettiğini ispat edebilmek çok zordur. Ancak bu ispat imkânsız değildir. Tam da bu aşamada senetle ilgili özel hukukta görülen derdest bir dava varsa, özel hukuk mahkemesi, ceza mahkemesinin 3. kişinin suça dahil olup olmadığı yönünden vereceği beraat veya mahkûmiyet kararını bekleyecektir.

İspatın güç olduğu durumlarda her zaman sanık açısından bir şüphe mevcut olmayabilir. Söz konusu örnek özelinde, üçüncü kişinin senedi hırsızlayan kişiye borç para verebilecek bir maddi durumu yoksa, çeki hırsızlayan kişiden alacaklı olduğuna dair bir belgeyi mahkemeye sunamadıysa, çeki çalan kişi ile üçüncü kişi arasında bir iş birliğinin var olduğunu ortaya koyan kanıtlar dosyada mevcutsa, alınan bilirkişi raporu üçüncü kişinin cezalandırılmasını öngörüyorsa, üçüncü kişi soruşturma ve kovuşturma aşamalarında çelişkili beyan ve savunmalarda bulunmuşsa, üçüncü kişinin üzerine atılı suçu işlediğine yönelik tanık ifadeleri mahkeme huzurunda dinlenmişse ve buna benzer başkaca deliller elde edilmişse üçüncü kişi hakkında hala bir şüphenin varlığından söz etmek suretiyle beraat kararı vermek hatalı olur. Nihayetinde hem ceza hukuku ve hem de özel hukuk bağlamında etkili olan bu karar, mağdurun daha fazla mağdur olmasına sebebiyet verir. Yukarıda verilen örnekten hareketle ispat edilme ihtimali nispeten daha zor olan her somut olayda delil yetersizliğinden dolayı şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulamak ve beraat kararı vermek risklidir. Dolayısıyla şüpheden sanık yararlanır prensibi her somut olay kapsamında ayrıntılı bir şekilde düşünüp değerlendirildikten sonra uygulanmalıdır.

SONUÇ

Şüpheden sanık yararlanır ilkesi klasik dönem Roma Hukukundan günümüze kadar süregelen sanık lehine uygulanan bir ceza muhakemesi prensibi olarak doktrinde ve Yargıtay Kararlarında kendisine yer bulmuştur. Anayasanın “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” başlıklı 38. maddesinde bu ilkeye doğrudan yer verilmemiştir. Buna rağmen şüpheden sanık yararlanır ilkesi zaman ilerledikçe daha da kıymeti artan, hakkında literatürde kitaplar yazılan bir prensip haline dönüşmüştür. Gerek ispat hukuku açısından önemi gerek de hâkimin yaptığı yargılama neticesinde vereceği hükme olan etkisi bakımından başlı başına bir ceza muhakemesi ilkesi haline gelmiştir. Bu makalede detaylı bir biçimde şüpheden sanık yararlanır ilkesinin doğuşu, günümüzdeki anlamı, diğer ceza muhakemesi ilkeleri ile olan ilişkisi ve ispat hukuku açısından önemi ifade edilmiştir.

Tüm bu aktarılan bilgi ve düşüncelerin yanı sıra makalede müzakere edilmek istenen asıl mesele; şüpheden sanık yararlanır ilkesinin hatalı bir şekilde uygulanması sonucunda mağdurun üzerinde gerçekleşecek olan olumsuz etkilerdir. Nitekim şüpheden sanık yararlanır ilkesinin uygulamada hatalı bir şekilde yorumlandığı birçok örnekle karşı karşıya kalmaktayız. Özellikle son zamanlarda şüpheden sanık yararlanır prensibi, sanığın faydalanacağı bir ilke olmaktan ziyade hakimlerin faydalanacağı bir çıkış yolu olarak görülmektedir. Söz konusu durum dosyada mağdur sıfatı ile yer alan kişileri özellikle manevi yönden, hatta bazı davalarda da maddi yönden zarara uğratmaktadır. Somut olay bağlamında şüpheye yer vermeyecek şekilde tüm deliller sanığı işaret etmesine rağmen hâkimin ısrarla şüphenin varlığını ileri sürmesi ve şüpheden sanık yararlanır prensibini uygulaması pek çok hak kaybına sebebiyet vermektedir. Özellikle bu şekilde gerçekleştirilen yargılamalar neticesinde mağdur olan kişiler kanun yollarına başvurmak suretiyle haklarını aramaya devam etmektedirler. Yaşanan bu olumsuzluklar yargılama sürecinin uzamasına ve adaletin daha geç tecelli etmesine sebep olmaktadır. Osmanlı hükümdarı Orhan Gazinin de ifade ettiği gibi “Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa da geciken adalet zulümdür.”

DİPNOT

  1. Koray Doğan, Ceza Muhakemesinde Belirsizlik Kuşkudan Sanık Yararlanır İlkesi, Güncellenmiş 2. Baskı. (Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2018), s. 25.
  2. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Hakların korunması ile ilgili hükümler, Suç ve cezalara ilişkin esaslar, 38. maddenin 4. fıkrası.
  3. Önder Tozman, “Suçsuzluk Karinesi: Türk Hukukundaki Sonuçları”, Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi III, Sayı: 3–4 (2007): s. 319.
  4. Doğan Gedik, Ceza Muhakemesinde İspat ve Şüphenin Sanık Lehine Yorumlanması, Genişletilmiş ve Gözden Geçirilmiş 3. Baskı. (Ankara: Adalet Yayınevi, 2018), s. 420.
  5. Metin Feyzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, 1. Baskı. (Ankara: Yetkin Hukuk Yayınları, 2002), s. 113.
  6. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Hakların korunması ile ilgili hükümler, Suç ve cezalara ilişkin esaslar, 38. maddenin 5. fıkrası.
  7. İlhan Üzülmez, “Türk Hukukunda Suçsuzluk Karinesi ve Sonuçları”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı: 58 (2005): s. 60.
  8. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu. Duruşmanın Sona Ermesi ve Hüküm md. 223/1-e. (https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.5271.pdf).
  9. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 26.10.2010 T. 2010/8-134 E. 2010/217 K. Sayılı Kararı. Lexpera Hukuk Bilgi Sistemi. (https://www.lexpera.com.tr/).
  10. Yargıtay 23. Ceza Dairesi, 25.06.2015 T. 2015/5687 E. 2015/2982 K. Sayılı Kararı. Lexpera Hukuk Bilgi Sistemi. (https://www.lexpera.com.tr/).
  11. Ahmet Gökcen vd., Ceza Muhakemesi Hukuku, Güncellenmiş ve Gözden Geçirilmiş 4. Baskı. (Ankara: Adalet Yayınevi, 2020), s. 119.
  12. Gökcen, s. 120.

KAYNAKÇA

  • Doğan, Koray. Ceza Muhakemesinde Belirsizlik Kuşkudan Sanık Yararlanır İlkesi. Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2018.
  • Feyzioğlu, Metin. Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat. Ankara: Yetkin Hukuk Yayınları, 2002.
  • Gedik, Doğan. Ceza Muhakemesinde İspat ve Şüphenin Sanık Lehine Yorumlanması. Ankara: Adalet Yayınevi, 2018.
  • Gökcen, Ahmet, Murat Balcı, Mehmet Emin Alşahin ve Kerim Çakır. Ceza Muhakemesi Hukuku. Ankara: Adalet Yayınevi, 2020.
  • Tozman, Önder. “Suçsuzluk Karinesi: Türk Hukukundaki Sonuçları”. Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi III, Sayı: 3–4 (2007).
  • Üzülmez, İlhan. “Türk Hukukunda Suçsuzluk Karinesi ve Sonuçları”. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı: 58 (2005).
  • Yargıtay 23. Ceza Dairesi, 25.06.2015 T. 2015/5687 E. 2015/2982 K. Lexpera Hukuk Bilgi Sistemi. (https://www.lexpera.com.tr/).
  • Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 26.10.2010 T. 2010/8-134 E. 2010/217 K. Lexpera Hukuk Bilgi Sistemi. (https://www.lexpera.com.tr/).