Çevre kavramı geniş anlamıyla, bir yaşamsal varlığa (insan-hayvan veya bitki) etki eden tüm dışsal etkenler veya yaşamsal koşullar olarak tanımlanmaktadır. Çevre, dünya üzerinde yaşamını sürdüren canlılarının hayatları boyunca ilişkilerini sürdürdüğü dış ortamdır. Nitekim Çevre Kanununda (m.2) da çevre kavramı, “canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortam” olarak tanımlanmıştır. Anayasamızın 56. maddesinde de “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” denilerek çevreyi koruma ve geliştirmenin devlet ile vatandaşların ortak ödevi olduğu ifade edilmiştir.

Devletin “çevreyi korumasından” bahsedildiğinde, bunun uygulama biçimi olarak karşımıza 3 temel ilke çıkar1:

  • Devletin aktüel/güncel çevre tehlikelerine karşı koruma sağlaması (Tehlike Savuşturma İlkesi).
  • Devletin fiilen doğmuş çevresel zararları ortadan kaldırması.
  • Devletin çevre açısından ileride doğabilecek tehlike ve zararları önlemesi (Tehlike ve Risk Önleme İlkesi).

Farklı kanunlara çevreyi korumaya yönelik olarak konulan hükümlerin amaçları da bu üç ilkeden biri veya birkaçını gerçekleştirmeye yöneliktir.

Çevre ile ilgili birtakım devletlerarası düzenlemelerin yapılması zorunlu olduğundan, çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi için birtakım devletlerarası çalışmalar ve toplantılar tertip edilmiştir. Bu çalışmaların ilki 1913 yılında yapılan Bern Konferansıdır. Bu konferansı 1923 yılında Paris ve Londra’da yapılan konferanslar izlemiştir. Uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı’dır (Stockholm 1972). Stockholm Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politika arayışında bir milattır. Çevre hakkı açısından “İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir.” (m.1) ilkesinin yer aldığı bildirinin kabul edilmesi nedeni ile ayrı bir öneme sahiptir. Son zamanlarda ülkemizde gündem olan Paris İklim Antlaşması da kriz boyutuna ulaşan çevre koruması konusunun çözüm arayışlardan bir diğeridir. Türkiye Antlaşmayı onaylamayan tek OECD ve G20 ülkesiydi; ancak Antlaşma, Resmi Gazete’de “22 Nisan 2016 tarihinde imzalanan Paris Anlaşması’nın beyan ile birlikte onaylanması uygun bulunmuştur” ifadeleriyle yayımlanarak Türkiye’de de yürürlüğe girmiş oldu2.

Anlaşmanın öne çıkan maddelerinden bazıları şunlardır:

  • Küresel sıcaklık artışını, 1850-1900 yılları arasındaki “sanayi öncesi döneme” kıyasla 2 dereceyle sınırlamak, mümkünse 1,5 dereceye kadar düşürmek (Mevcut artışın 1,1-1,2 derece düzeyinde olduğu biliniyor).
  • İnsan faaliyetleriyle ortaya çıkan sera gazlarını, 2050- 2100 yılları arasında ağaç, toprak ve okyanusların doğal yollardan sindirebileceği bir noktaya çekmek.
  • Her ülkenin karbon salınımını kesme performansını beş yılda bir değerlendirmek ve yeni hedefler belirlemek.
  • Zengin ülkelerin daha yoksul ülkelere “iklim finansı” vermesini sağlayarak ilgili ülkelerin iklim değişikliğine uyumlarını geliştirmek ve yenilenebilir enerjiye geçişlerini sağlamak.

şekilde yer etmesidir. Aksi yönde en buhranlı dönemlerimize baktığımızda ise hukukun araçsallaştırıldığını ve adli sistemin siyasilerin etkisinde kaldığını müşahede etmekteyiz.

Anlaşmanın kriterleri ve hedefleri, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) verileriyle belirlenmiştir. Buna göre, küresel sıcaklıklardaki artış 1,5 derecenin ve ardından 2 derecenin üzerine çıktığında, iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri çok daha belirgin ve hissedilir hale gelecektir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’e göre rapor, insanlık için “kırmızı alarm” niteliğinde. Rapordaki bulgular, insanlığın iklim üzerindeki zararlı etkisinin “gerçek” olduğuna işaret ediyor. Rapora göre, sera gazlarının atmosfere salınımının devam etmesi sonucu yaklaşık 15 yıl içinde önemli bir sıcaklık sınırı aşılabilir. Bu yüzyıl sonunda deniz seviyelerinin de 2 metreye kadar yükselebileceği belirtiliyor.

Son zamanlarda Akdeniz bölgemizde ortaya çıkan yangınlar ve sel felaketleri ile Türkiye de çevre konusunda daha hassas ve duyarlı hale gelmiştir. Paris İklim Antlaşmasının onaylanması da bunun bir tezahürüdür. Ancak tüm hukuk dallarında olduğu gibi kuralların hayata geçirilmesi özellikle çevre konusunda farklı zorlukları da içerisinde barındırıyor. Özellikle “Yeşil Kalkınma” olarak kavramsallaştırılan bir takım çevreyi korumaya yönelik sanayiyi ilgilendiren dönüşümlerin gerçekleştirilmesi iktisadi zorlukları ve maliyet güçlüklerini de içerisinde barındırmaktadır. Örneğin, karbon salınımını azaltmanın önde gelen yolu, kömür ve fosil yakıtlara dayanan enerji üretimini mümkün olduğunca azaltarak, yenilenebilir enerji kaynaklarını finanse etmektir. Fakat henüz daha güneş veya rüzgâr enerjisi santrallerini kurmanın maliyeti geleneksel enerji üretim yollarından daha düşük seviyede değildir. Öte yandan uluslararası rekabet koşulları da bu dönüşümün önündeki engellerden bir diğeridir. Her ne kadar bu tür zorlukları bünyesinde barındırıyor olsa da yangınlar sonrasında ciddiyetini daha sert ve yakıcı bir şekilde hissettiğimiz çevre sorunlarının çözüme kavuşturulması doğrultusunda uluslararası bir adıma iştirak etmek bakımından Antlaşma önemi büyüktür.

Çevre kavramının küresel önemi her ne kadar gün geçtikçe artıyor olsa da çevresel duyarlılık ve korumanın hala büyük ölçüde duygusallıktan öte geçemediği de bir gerçektir. Ülkemizde bu durum daha somut bir şekilde gözlemlenmektedir. Bu durum tehlikelerin gün geçtikçe artmasına neden olduğu gibi var olan çözüm yollarının verimsizliğini de ortaya koymaktadır. Küresel iş birliklerinin zorlukları ve bunların aşılması büyük ölçüde devletlerin sorumluluk alanında olsa da ulusal sınırlarımız dahilinde Çevresel korumanın gerek gerçek gerekse tüzel kişilerde yaygın ve sürdürülebilir bir davranış biçimi haline gelmesi için öncelikle sadece marjinal kişiler tarafından marjinal platformlarda değil, kamusal ve siyasal alanlarda tartışılarak sorunun kitleler tarafından içselleştirilmesi gerekmektedir. Ve sorunla mücadele stratejisi, kirlilik oluştuktan sonra cezalandırma yoluyla değil kirlilik henüz oluşmadan önleyici tedbir olarak tasarlanmalıdır. Bu konuda, öncelikle korunması gereken sahil, orman, gölet gibi yerler hukuken tanımlanmalı, bölgeler arası bir risk haritası çıkarılarak bu haritaya göre çevre koruma programları hazırlanmalı ve bu programlara paralel olarak suç ve cezalar kanunlarda tanımlanmalıdır.

Çevre korunmasında en etkili hukuki müessese ise gelişmiş ülkelerde görüldüğü üzere caydırıcı miktarda tespit edilmiş para cezalarıdır. Mevcut kolluk personelinin iş yükü göz önüne alındığında, çevre koruma programlarının uygulanması ve para cezalarının verimli sonuçlar doğurabilmesi için önleyici kolluk mahiyetinde Çevre Koruma Dairesi kurulmalı ve para cezaları bu daireye bağlı kolluk tarafından uygulanmalıdır. Ancak para cezaları yalnızca bireysel kirliliklere engel olabilir. Daha önemli olan sınai kirliliklerle mücadele içinse klasik para cezalarının yanında risk haritasına göre en riskli bölgeden en az riskli bölgeye kadar artan oranlı vergi indirim tarifeleri hazırlanmalı ve bulunduğu bölgede çevresel koruma mekanizmalarını tam olarak işleten sanayicilere bu tarifeden tam yararlanma imkânı sağlanmalıdır. Bu hem sanayicilerin çevreyle uyumlu teknolojilere geçişte engel olarak gördükleri maliyet sorununun aşılmasında yardımcı olacak hem de ceza hukuku ile üretim güçlerinin bu hassas konuda karşı karşıya gelmesini engellemiş olacaktır.

DİPNOT

  1. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Çevre Hukuku Ders Notları, https://cdn.istanbul.edu.tr/statics/hukuk.istanbul.edu.tr/wp-content/uploads/2014/11/cevre-hukuku.pdf (E.T. 20.10.2021)
  2. İlgili haberin detayları için bkz: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-58649554 (E.T. 21.10.2021)

KAYNAKÇA