Şirket Yöneticilerinin Hukuki ve Cezai Sorumluluğu
Dünyadaki diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de tacir veya şirket yöneticisi olmak o kişiye birtakım ödevler, hak ve sorumluluklar yüklemektedir. İşbu sorumlulukların hiç veya gereği gibi yerine getirilmemesi ya da bu sorumluluklara karşı kasti olarak aykırı davranılması da birtakım hukuki ve cezai sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bir tacir veya şirket yöneticisinin ticaretine devam etmesi için ticari itibarı büyük bir önem teşkil etmektedir. Hal böyle olunca ticaretle meşgul olan kişilerin hukuki veya cezai yaptırımlarla karşılaşması onlar için büyük sorunlara yol açabilmektedir.
Şirket yöneticilerinin karşılaşabilecekleri hukuki ve cezai sorumluluklar, birden fazla kanunda ve yine birden fazla maddede sayıca fazla şekilde düzenlenmiştir. İşbu yazı dar kapsamda hazırlanmış ve daha çok sıklıkla karşılaşılan haller sıralanmış ve sorumluluklar ana hatlarıyla belirtilmiştir. Dava şartlarına ve süreçlerine ilişkin açıklamalara yazının amacı itibariyle yer verilmemiştir.
Bu yazımızda, yöneticilerin hukuki sorumluluğuna sınırlı sayıda yer verilmiştir. Ancak pek tabii ki şirket yöneticilerinin sorumlulukları kanunlarda fazlaca sayıda yer almaktadır.
Türk Ticaret Kanunu (“TTK”)’nun on birinci bölümünün başlığı “Hukuki Sorumluluk”tur. Bu bölümde yer alan 549 ila 561. maddeler anonim şirketler için düzenlenmiş ise de TTK’nın 644. maddesi delaletiyle limited şirketler hakkında da uygulanır. Bu maddeler dayanarak yapılarak açılan davalar, uygulamada “sorumluluk davası” olarak nitelendirilmektedir.
Bu bölümde yer verilen 549. madde, “Belgelerin ve beyanların kanuna aykırı olması” başlığını taşımaktadır. Maddeye göre; şirketin kuruluşundan başlayan ve daha sonra işleyişiyle ilgili devam süreçlerde düzenlenen birtakım belgelerin, yanlış, hileli, sahte, gerçeğe aykırı olmasından, gerçeğin saklanmış bulunmasından ve diğer kanuna aykırılıklardan doğan zararlardan, belgeleri düzenleyenler veya beyanları yapanlar ile kusurlarının varlığı hâlinde bunlara katılanlar sorumludur.
Yine, “Sermaye hakkında yanlış beyanlar ve ödeme yetersizliğinin bilinmesi” başlıklı 550. maddede aynen şu şekildedir; “(1) Sermaye tamamıyla taahhüt olunmamış veya karşılığı kanun veya esas sözleşme hükümleri gereğince ödenmemişken, taahhüt edilmiş veya ödenmiş gibi gösterenler ile kusurlu olmaları şartıyla, şirket yetkilileri, bu payları üstlenmiş kabul edilirler ve payların karşılıkları ile zararı faiziyle birlikte müteselsilen öderler. (2) Sermaye taahhüdünde bulunanların ödeme yeterliliğinin bulunmadığını bilen ve buna onay verenler, söz konusu borcun ödenmemesinden doğan zarardan sorumludurlar.” Eski Türk Ticaret Kanunu’nun 336. maddesinde düzenlenen bu duruma ilişkin örnek bir Yargıtay kararı şu şekildedir; “Anonim şirketin yönetim kurulu üyeleri şirket adına yaptıkları işlemlerden dolayı kişisel olarak sorumlu tutulamaz iseler de şirket alacaklıları, yönetim kurulu üyelerinin kusurlu yönetimi nedeniyle doğrudan doğruya zarara uğramaları durumunda, yönetim kurulu üyeleri aleyhine, hükmedilecek tazminatın kendilerine verilmesi suretiyle sorumluluk davası açabilirler. Bu halde yönetim kurulu üyeleri ortaklığa ve ortaklık alacaklılarına karşı kusursuz olmadıklarını ispat etmedikçe müteselsilen sorumlu olurlar. …Somut olayda da, alacaklı davacı, davalı şirketin sözleşme uyarınca yapması gereken imalatı yapmadığını, sonradan düzenlenen ek protokol ile edimi ifa edemeyecekleri halde bunu gizleyerek imalat bedeli kadar teminat çekini de vermek suretiyle sözleşmenin ifa edileceği izlenimi vererek zarara uğratıldığını belirterek davalı şirket yöneticilerinin de sorumlu tutulmak suretiyle alacak talebinde bulunmuştur. Davalı şirket yönetim kurulu üyeleri tarafından TTK’nın 306 ve 338. maddelerinde belirtilen sorumluluklarının bulunmadığına ilişkin somut bir delil sunulmamış olmasına göre davanın bu davalılar yönünden de kabulü gerekirken reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur…” (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi
21.12.2011 T. 2011/1593 E., 2011/7756 K).
Bir diğer kanun maddesi ise “Değer biçilmesinde yolsuzluk” başlıklı 551. maddedir. İşbu maddede aynen; “Ayni sermayenin veya devralınacak işletme ile ayınların değerlemesinde emsaline oranla yüksek fiyat biçenler, işletme ve aynın niteliğini veya durumunu farklı gösterenler ya da başka bir şekilde yolsuzluk yapanlar, bundan doğan zarardan sorumludur.” şeklinde düzenlenmiştir. Yine kanunun 552. maddesi “Halktan para toplamak” başlığını taşımaktadır. Bahse konu maddedeki düzenlemede şu şekildedir; “Sermaye Piyasası Kanunu hükümleri saklı kalmak kaydıyla, bir şirket kurmak veya şirketin sermayesini artırmak amacıyla yahut vaadiyle halka her türlü yoldan çağrıda bulunularak para toplanması yasaktır”.
Uygulamada sıklıkla uygulanan madde ise TTK’nın 553. maddesidir. İşbu madde metni aynen şu şekildedir; “(1) Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini “kusurlarıyla” ihlal ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar. (2) Kanundan veya esas sözleşmeden doğan bir görevi veya yetkiyi, kanuna dayanarak, başkasına devreden organlar veya kişiler, bu görev ve yetkileri devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen göstermediklerinin ispat edilmesi hâli hariç, bu kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu olmazlar. (3) Hiç kimse kontrolü dışında kalan, kanuna veya esas sözleşmeye aykırılıklar veya yolsuzluklar sebebiyle sorumlu tutulamaz; bu sorumlu olmama durumu gözetim ve özen yükümü gerekçe gösterilerek geçersiz kılınamaz”.
Burada öncelikle bahsedilmesi gereken husus, 553. maddenin birinci fıkrasından 26.06.2012 tarihinde 6335 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle “kusurlarının bulunmadığını ispatlamadıkça” ibaresinin kaldırılmasıdır. Bu değişikliğin anlamını Yargıtay şu şekilde ifade etmektedir; “…6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 553. maddesinin 1. fıkrasının ilk halinde, ”Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ihlal ettikleri takdirde, kusurları bulunmadığını ispatlamadıkça hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar” şeklinde düzenlenme yapılmış ve kusur bir karîne olarak kabul edilerek, ispat yükü yönetim kurulu üyeliklerinde görev alanlara yüklenmişti. Söz konusu maddenin 26.06.2012 tarih ve 6335 Sayılı Kanun’un 28. ve 41. maddeleri ile düzenlenmiş son hali ise, ”Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar” şeklinde olup, kusurluluk bir karine olmaktan çıkmış ve yönetim kurulu üyeliklerinde görev alanların kusurlu oldukları ispat edilmedikçe sorumlu olmadıkları düzenlenmiştir…” (Yargıtay 23. Hukuk Dairesi 06.02.2019 T. 2016/2905 E., 2019/301 K).
Söz konusu 553. maddenin uygulamaya dönük birkaç örneğine ilişkin Yargıtay kararlarından örnek verecek olursak; “Dava konusu somut uyuşmazlıkta, davalı yönetim ve denetim kurulu üyelerine isnat edilen kusurlu eylemlerden birisi de şirkete sağladıkları kaynakları kendi işletme sermayesi ihtiyacı için ve rantabl olarak kullanmaları gerekirken diğer… Grubu firmalarının ellerinde bulunan, mali durumları bozuk, hiç temettü geliri sağlayamayacaklarını bildikleri, halen… yönetim ve denetiminde bulunan… Grubuna bağlı kuruluşların iştirak hisselerini satın almak için kullandıkları, bu şekilde gerçekte öz kaynağı dahi bulunmayan şirketin, ödeyemeyeceği bir borç yükü altına sokulurken aynı zamanda bu fonlar ile sağlayabileceği muhtemel gelirlerden de mahrum bırakıldığı ve şirket aktiflerinde azalışa neden olarak şirketin kasten zarara uğratıldığı, yönetim kurulu üyelerinin işletmenin kaynaklarını ticari amaçları doğrultusunda kendi ticari faaliyetleri için kullanması gerekirken ticari teamüllere aykırı bir şekilde ve basiretsiz davranarak grup içi şirketlere, değersiz aktiflere ve çeşitli masraf unsurlarına yönelik kullanımı ve bu şekilde şirketin bilerek ve isteyerek zarara uğratılması ve şirket varlıklarında azalışa neden olunması, denetim kurulu üyelerinin de kontrol ve uyarı görevini yerine getirmemeleridir… O halde mahkemece, iddianın ileri sürülüş biçimi itibariyle, iştirak hisseleri alınan şirketlerin işlem tarihi itibariyle hisseleri alınabilecek şirketlerden olup olmadığı, yönetim kurulu üyelerinin iştirak hisseleri alınırken basiretli bir yöneticiden beklenilen özeni gösterip göstermedikleri, hisselerin gerçekte değerinin ne olduğu ve hangi değere alındığı hususları incelenmek sureti ile zararın meydana gelip gelmediğinin tespiti, zararın tespitinden sonra da, davalıların kusur ve sorumluluklarının bulunmadığını ispat edemedikleri takdirde zarardan sorumlu bulundukları ve yine denetim kurulu üyesi olan davalıların sorumluluğunun, bu sıfatının dikkate alınarak ayrıca değerlendirilmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeye dayalı, yazılı gerekçe ile hüküm tesisi doğru olmayıp kararın bozulması gerektiğinden…açıklanan gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir.” (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 05.03.2020 T. 2018/4870 E., 2020/2413 K).
Bir diğer Yargıtay kararı örneği ise şu şekildedir: “1-Davacı tarafça, ortağı olduğu dava dışı limited şirketin müdürü olan davalının şirketi zarara uğrattığı ayrıca, kendisine ait olan 50.000 TL’lik senedi işleme koyması nedeniyle kendisini mağdur ettiği, aleyhine yapılan hacizler ve itibar kaybından dolayı manevi zarara uğradığını ileri sürerek açmış olduğu işbu davada mahkemece yukarıda özetlendiği şekilde maddi tazminat isteminin kısmen kabulüne, manevi tazminat isteminin ise, reddine karar verilmiştir. Ancak, gerek dava dilekçesinde gerekse de ön inceleme celsesinde davacı tarafın, davalının şirket müdürü olarak ortağı bulunduğu şirketi zarara uğrattığından şirketin uğramış olduğu işbu zararın tazmininin talep edildiğinin ve bu itibarla, anılan talep yönünden davanın, varlığı ileri sürülen dolaylı zarar nedeniyle davacı şirket ortağı tarafından yönetici aleyhine açılmış bir sorumluluk davası niteliğinde olduğunun, gerek 6762 S.K.’un 556. maddesi atfı ile 309. maddesi ve gerekse de 6102 S.K. 644/1-a maddesi uyarınca uygulanması gereken 553. ve 555. maddelerine göre, limited şirket ortaklarının, “tazminatın şirkete verilmesi” kayıt ve koşuluyla bu nitelikteki hukuki sorumluluk davasını açabilmelerinin mümkün olduğu ve davacının tazminatın bizzat kendisine ödenmesini istemesi karşısında işbu davanın dinlenemeyeceği nazara alınmaksızın, yanılgılı değerlendirmeye dayalı hüküm tesisi doğru olmamış, bu nedenle kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir. 2-Davacı tarafça ayrıca kendisine ait olan 50.000,00 TL’lik senedin takibe konulması nedeniyle de maddi ve manevi zarara uğradığı iddiasında bulunulmuş, mahkemece davacının manevi tazminat istemi yönünden sadece, davalının, davacının ortağı olduğu şirkette mesul müdür olarak görev yaptığı dönem içerisinde şirketin birtakım ekonomik kayıpları olduğu kabul edilmekle beraber bu ekonomik kayıplar nedeniyle davacının manevi yönden zarar gördüğü, bu hali ile davacının kişilik haklarının saldırıya uğradığının ispatlanamadığından bahisle manevi tazminat isteminin reddine karar verilmiş ise de, bononun takibe konulması nedeniyle de maddi ve manevi zarara uğranıldığı ve bu bonodan dolayı borçlu olunmadığının tespiti için menfi tespit davası açıldığının ileri sürülmesi karşısında, işbu menfi tespit davasının sonucu beklenilerek, bononun davalı tarafından takibe konulması nedeniyle davacının uğramış olduğu maddi ya da manevi bir zararın bulunup bulunmadığı değerlendirilerek sonucuna göre karar vermek gerekirken anılan husus nazara alınmaksızın eksik incelemeye dayalı hüküm tesisi doğru olmamıştır”.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı ve daha önce de belirtmiş olduğumuz üzere şirket yöneticilerinin kanunlardan kaynaklı birtakım yükümlülükleri bulunmaktadır. Şayet bu yükümlülüklere aykırı davranmaları sebebi ile bir zarar doğmuşsa, şirkete ve alacaklılara karşı işbu zarardan dolayı sorumludurlar. TTK’da şirket yöneticilerinin uymakla yükümlü oldukları bazı kural içeren maddeler şu şekildedir. “Müzakereye katılma yasağı” başlıklı TTK’nın 393. maddesi aynen; “(1) Yönetim kurulu üyesi, kendisinin şirket dışı kişisel menfaatiyle veya alt ve üst soyundan birinin ya da eşinin yahut üçüncü derece dâhil üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımlarından birinin, kişisel ve şirket dışı menfaatiyle şirketin menfaatinin çatıştığı konulara ilişkin müzakerelere katılamaz. Bu yasak, yönetim kurulu üyesinin müzakereye katılmamasının dürüstlük kuralının gereği olan durumlarda da uygulanır. Tereddüt uyandıran hâllerde, kararı yönetim kurulu verir. Bu oylamaya da ilgili üye katılamaz. Menfaat uyuşmazlığı yönetim kurulu tarafından bilinmiyor olsa bile, ilgili üye bunu açıklamak ve yasağa uymak zorundadır. (2) Bu hükümlere aykırı hareket eden yönetim kurulu üyesi ve menfaat çatışması nesnel olarak varken ve biliniyorken ilgili üyenin toplantıya katılmasına itiraz etmeyen üyeler ve söz konusu üyenin toplantıya katılması yönünde karar alan yönetim kurulu üyeleri bu sebeple şirketin uğradığı zararı tazminle yükümlüdürler. (3) Müzakereye, yasak nedeniyle katılmamanın sebebi ve ilgili işlemler yönetim kurulu kararına yazılır”. Yine TTK’nın “Şirketle işlem yapma, şirkete borçlanma yasağı” başlıklı 395. maddesi de; “(1) Yönetim kurulu üyesi, genel kuruldan izin almadan, şirketle kendisi veya başkası adına herhangi bir işlem yapamaz; aksi hâlde, şirket yapılan işlemin batıl olduğunu ileri sürebilir. Diğer taraf böyle bir iddiada bulunamaz. (2) Pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyeleri ile yönetim kurulu üyelerinin pay sahibi olmayan 393 üncü maddede sayılan yakınları şirkete nakit borçlanamaz. Bu kişiler için şirket kefalet, garanti ve teminat veremez, sorumluluk yüklenemez, bunların borçlarını devralamaz. Aksi hâlde, şirkete borçlanılan tutar için şirket alacaklıları bu kişileri, şirketin yükümlendirildiği tutarda şirket borçları için doğrudan takip edebilir. (3) 202nci madde hükmü saklı kalmak şartıyla, şirketler topluluğuna dâhil şirketler birbirlerine kefil olabilir ve garanti verebilirler. (4) Bankacılık Kanununun özel hükümleri saklıdır.” düzenlemesini içermektedir.
Bir diğer sorumluluk hali de haksız fiil sorumluluğudur. Şirketi temsile veya yönetime yetkili olanların, görevlerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden şirket sorumludur. Şirketin bu filleri gerçekleştirenlere rücu hakkı saklıdır (TTK m.371/5).
Yine Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesine göre, şirketlerin vergi borçlarına dair ödevler kanuni temsilcileri tarafından yerine getirilir. Bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanunî ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınır. Temsilciler bu suretle ödedikleri vergiler için asıl mükelleflere rücu edebilirler. Ayrıca “Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun (“AATUHK”)’un “Kanuni Temsilcilerin Sorumluluğu” başlıklı mükerrer 35. maddesine göre, şirketlerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanunî temsilcilerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir. Temsilciler, bu madde gereğince ödedikleri tutarlar için asıl amme borçlusuna rücu edebilirler. Bu madde hem anonim hem de limited şirketleri kapsamaktadır. Ancak AATUHK’nın 35. maddesinde limited şirket “ortakları” için ayrı bir düzenleme yapılmıştır. “Limited Şirketlerin Amme Borçları” başlıklı 35. maddeye göre; limited şirket ortakları, “şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan” amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tabi tutulurlar. Buradaki düzenlenme ile limited şirketlerde, anonim şirketlerden farklı olarak hem kanuni temsilciler ve hem de ortaklar ödenmeyen kamu alacaklarından sorumludur.
Nihayet, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 88. maddesine göre; Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanun’da belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile Kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.
2. Şirket Yöneticilerinin Cezai Sorumluluğu
Türk Ticaret Kanunu’nun on ikinci bölümünün başlığı “Cezai Sorumluluk”tur. Bu bölümde yer alan 562. maddede birtakım suçlar sayılmıştır. Bunlardan bazılarını belirtecek olursak, maddenin 8. fıkrasına göre yukarıda belirtilen TTK’nın 549. maddesindeki şirketin kuruluşundan başlayan ve daha sonra işleyişiyle ilgili devam süreçlerde düzenlenen birtakım belgeleri sahte olarak düzenleyenler ile ticari defterlere kasıtlı olarak gerçeğe aykırı kayıt yapanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Yine 562. maddenin 9. fıkrası, TTK’nın yukarıda yer verilen “Sermaye hakkında yanlış beyanlar ve ödeme yetersizliğinin bilinmesi” başlıklı 550. maddesine aykırı hareket edenlerin üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılacağını düzenleme altına almıştır. Aynı maddenin devam eden 10. fıkrasında yine yukarıda yer verilen TTK’nın “Değer biçilmesinde yolsuzluk” başlıklı 551. maddesine aykırı hareket edenlerin doksan günden az olmamak üzere adli para cezasıyla cezalandırılacağı belirtilmiştir. Devamla 562. maddenin 11. fıkrasında ise TTK’nın “Halktan para toplamak” başlıklı 552. maddesine aykırı hareket edenlerin altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacağı düzenlenmiştir.
Ayrıca 562. maddenin 7. fıkrasında, TTK’nın “Sır Saklama Yükümü” başlıklı 527. maddesine aykırı hareket edenlerin Türk Ceza Kanunu (“TCK”)’nun 239. maddesi hükümlerine göre cezalandırılacağı belirtilmiştir. Bahse konu TTK’nın 527. maddesi şu şekildedir: “(1) 404 üncü madde hükmü (Denetçilerin sır saklamadan doğan sorumluluğu) saklı kalmak üzere, görevi dolayısıyla incelemesine sunulan defter ve belgeleri inceleyenlerin, elde ettikleri veya verilen bilgilerden öğrendikleri iş ve işletme sırlarını açıklamaları yasaktır. Aksi hâlde şirketin maddi ve manevi zararını tazmin ederler. (2) Ceza mevzuatının, suç ihbarına ilişkin hükümleri saklıdır”. Bu maddeye aykırı davranan yöneticilerin karşılaşacakları suç maddesi ise TCK’nın 239. maddesidir. Türk Ceza Kanunu’ndaki söz konusu maddenin başlığı, “Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması” şeklindedir. Maddenin birinci fıkrasına göre; sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikâyet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.
Sayılan bu suçlar dışında şirket yöneticileriyle ilgili uygulamada sıklıkla karşılaşılan suç tipleri, yöneticilerin herhangi bir şirket varlığını hukuka aykırı olarak uhdelerine ve başkalarının üzerine geçirmekle oluşan TCK’nın 158/1h maddesindeki “Nitelikli Dolandırıcılık” suçuyla, yine TCK’nın 155/2. maddesinde yer alan “Güveni Kötüye Kullanma” suçudur. TCK’nın 158/1-h maddesine göre, dolandırıcılık suçunun, tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi halinde, üç yıldan on yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Yine güveni kötüye kullanma suçunu düzenleyen TCK’nın 155. maddesine göre; başkasına ait olup da muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişinin, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Burada nitelikli dolandırıcılık suçuyla güveni kötüye kullanma suçu arasındaki ayrım failin hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp aldatmadığıdır. Bu durumda suç, hileli davranışlarla gerçekleşmişse nitelikli dolandırıcılık, aksi durumda güveni kötüye kullanma olacaktır. Örnek bir Yargıtay kararı şu şekildedir: “…şirket yöneticisi olan sanıkların olmayan ticari alışverişleri olmuş gibi gösteren faturalar düzenleyerek haksız menfaat edinmek suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçunu işledikleri iddia edilen olayda;… Sanıkların, atılı eylemi şirket ortağı ve yetkilisi olan…. ile fikir ve eylem birliği içerisinde gerçekleştirdiğinin kabul edilmesi, ayrıca sanık …’ın da katılan şirketin ortağı olması nedeniyle eylemlerinin TCK’nın 155/2. maddesinde düzenlenen …hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında hataya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması,… Kanuna aykırı…bu nedenle…BOZULMASINA, … karar verildi.” (Yargıtay 15. Ceza Dairesi
08.10.2020 T. 2017/35313 E., 2020/9886 K).
Ayrıca TCK’nın 169. maddesine göre güveni kötüye kullanma ve dolandırıcılık suçlarının işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
Son yıllarda gündemde olan hukuki düzenlemeler arasında 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (“KVKK”) gelmektedir. Şirketlerin, hem çalışanlarının ve hem de müşterilerinin birçok kişisel verisini elde ettiği düşünüldüğünde, bu verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi veya ifşa edilmesi durumu, şirket yöneticilerinin ilgili mevzuat düzenlemeleri gereği cezai yaptırımlarla karşılaşmaları sonucunu doğuracaktır. KVKK’nın 17. maddesine göre; “(1) Kişisel verilere ilişkin suçlar bakımından 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 135 ila 140 ıncı madde hükümleri uygulanır. (2) Bu Kanunun 7 nci maddesi hükmüne aykırı olarak; kişisel verileri silmeyen veya anonim hâle getirmeyenler 5237 sayılı Kanunun 138 inci maddesine göre cezalandırılır”. Bu doğrultuda TCK’nın “Kişisel verilerin kaydedilmesi” başlıklı 135. maddesindeki düzenleme şu şekildedir: “(1) Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır”. Yine “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” başlıklı TCK’nın 136. maddesindeki düzenleme de; “(1) Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun konusunun, Ceza Muhakemesi Kanununun 236 ncı maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları uyarınca kayda alınan beyan ve görüntüler olması durumunda verilecek ceza bir kat artırılır.” şeklindedir. İşbu suçun nitelikli halleri de TCK’nın 137. maddesinde şu şekilde sayılmıştır; “Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların; a) Kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle, b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır”. Devamla TCK’nın 138. maddesi “Verileri yok etmeme” başlığını taşımaktadır. Bu maddeye göre kanunların belirlediği sürelerin geçmiş olmasına karşın verileri sistem içinde yok etmekle yükümlü olanlara görevlerini yerine getirmediklerinde bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası verilir. Ayrıca TCK’nın 139. maddesine göre bu suçlar şikâyete tabi olmayıp re’sen soruşturulmaktadır. Yine TCK’nın 140. maddesine göre bu suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
Şirket yöneticilerinin Türk Ticaret Kanunu kapsamında karşılaşabilecekleri bir başka suç tipi ise “Haksız Rekabet”tir. TTK’nın 55. maddesinde sayılan haksız rekabet teşkil eden haller aynı Kanunun 62. maddesinde cezai yaptırıma bağlanmıştır. Bahse konu 62. madde şu şekildedir; “a) 55 inci maddede yazılı haksız rekabet fiillerinden birini kasten işleyenler, b) Kendi icap ve tekliflerinin rakiplerininkine tercih edilmesi için kişisel durumu, ürünleri, iş ürünleri, ticari faaliyeti ve işleri hakkında kasten yanlış veya yanıltıcı bilgi verenler, c) Çalışanları, vekilleri veya diğer yardımcı kimseleri, çalıştıranın veya müvekkillerinin üretim veya ticaret sırlarını ele geçirmelerini sağlamak için aldatanlar, d) Çalıştıranlar veya müvekkillerden, işçilerinin veya çalışanlarının ya da vekillerinin, işlerini gördükleri sırada cezayı gerektiren bir haksız rekabet fiilini işlediklerini öğrenip de bu fiili önlemeyenler veya gerçeğe aykırı beyanları düzeltmeyenler, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, 56 ncı madde gereğince hukuk davasını açma hakkını haiz bulunanlardan birinin şikâyeti üzerine, her bir bent kapsamına giren fiiller dolayısıyla iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılırlar”. Devamla TTK’nın 63.maddesinde aynen; “Tüzel kişilerin işlerini görmeleri sırasında bir haksız rekabet fiili işlenirse 62 nci madde hükmü, tüzel kişi adına hareket eden veya etmesi gerekmiş olan organın üyeleri veya ortakları hakkında uygulanır. Haksız rekabet fiilinin bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine de karar verilebilir.” ifadelerine yer verilmiştir.
Ayrıca Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 30. maddesinde yer alan “Marka Hakkına Tecavüz” suçunun bir şirket yöneticisi tarafından işlenmesi durumunda yönetici hakkında cezaya hükmedilebilir. Bahse konu 30. madde şu şekildedir; “(1) Başkasına ait marka hakkına iktibas veya iltibas suretiyle tecavüz ederek mal üreten veya hizmet sunan, satışa arz eden veya satan, ithal ya da ihraç eden, ticari amaçla satın alan, bulunduran, nakleden veya depolayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Marka koruması olduğunu belirten işareti mal veya ambalaj üzerinden yetkisi olmadan kaldıran kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Yetkisi olmadığı hâlde başkasına ait marka hakkı üzerinde devretmek, lisans veya rehin vermek suretiyle tasarrufta bulunan kişi iki yıldan dört yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Bu maddede yer alan suçların bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde ayrıca bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. (5) Bu maddede yer alan suçlardan dolayı cezaya hükmedebilmek için markanın Türkiye’de tescilli olması şarttır. (6) Bu maddede yer alan suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. (7) Başkasının hak sahibi olduğu marka taklit edilerek üretilmiş malı, satışa arz eden veya satan kişinin bu malı nereden temin ettiğini bildirmesi ve bu suretle üretenlerin ortaya çıkarılmasını ve üretilmiş mallara el konulmasını sağlaması hâlinde hakkında cezaya hükmolunmaz”.
Yine şirket yöneticilerinin karşılaşabilecekleri bir diğer suç tipi de TCK m.161’de yer alan “Hileli İflas” ile TCK m.162’deki “Taksirli İflas”tır. Hileli iflasta; “Malvarlığını eksiltmeye yönelik hileli tasarruflarda bulunan kişi, bu hileli tasarruflardan önce veya sonra iflasa karar verilmiş olması halinde, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Hileli iflasın varlığı için; a) Alacaklıların alacaklarının teminatı mahiyetinde olan malların kaçırılması, gizlenmesi veya değerinin azalmasına neden olunması, b) Malvarlığını kaçırmaya yönelik tasarruflarının ortaya çıkmasını önlemek için ticari defter, kayıt veya belgelerin gizlenmesi veya yok edilmesi, c) Gerçekte bir alacak ve borç ilişkisi olmadığı halde, sanki böyle bir ilişki mevcutmuş gibi, borçların artmasına neden olacak şekilde belge düzenlenmesi, d) Gerçeğe aykırı muhasebe kayıtlarıyla veya sahte bilanço tanzimiyle aktifin olduğundan az gösterilmesi, gerekir”. Taksirli iflasta ise; “Tacir olmanın gerekli kıldığı dikkat ve özenin gösterilmemesi dolayısıyla iflasa sebebiyet veren kişi, iflasa karar verilmiş olması halinde, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.
TCK’nın 164. maddesinde düzenlenen bir başka suç tipinin başlığı da “Şirket veya kooperatifler hakkında yanlış bilgi” şeklindedir. İşbu madde aynen; “Bir şirket veya kooperatifin kurucu, ortak, idareci, müdür veya temsilcileri veya yönetim veya denetim kurulu üyeleri veya tasfiye memuru sıfatını taşıyanlar, kamuya yaptıkları beyanlarda veya genel kurula sundukları raporlarda veya önerilerde ilgililerin zarara uğramasına neden olabilecek nitelikte gerçeğe aykırı önemli bilgiler verecek veya verdirtecek olurlarsa altı aydan üç yıla kadar hapis veya bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılırlar.” şeklinde düzenlenmiştir.
İcra ve İflas Kanunu (“İİK”) kapsamındaki birtakım suçlar açısından da şirket yöneticilerinin cezai sorumluluklarına gidilmesi mümkündür. Bu kapsamda İİK’nın “Sermaye Şirketlerinin İflasını İstemek Mecburiyetinde Olanların Cezası” başlıklı 345/a maddesindeki düzenleme şu şekildedir; “İdare ve temsil ile görevlendirilmiş kimseler veya tasfiye memurları, 179 uncu maddeye göre şirketin mevcudunun borçlarını karşılamadığını bildirerek şirketin iflasını istemezlerse, alacaklılardan birinin şikâyeti üzerine, on günden üç aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır”. İİK’da bir başka suç ihdas eden madde de “Ticari İşletmede Yöneticinin Sorumluluğu” başlıklı 333/a maddesidir. İşbu madde metni de; “Ticaret şirketlerinde hukuken veya fiilen yönetim yetkisine sahip olanların alacaklıları zarara uğratmak kastıyla ticari işletmenin borçlarını kısmen veya tamamen ödemeyerek alacaklıları zarara soktukları takdirde, bu işlem ve eylemlerin başka bir suç oluşturmaması halinde, alacaklının şikâyeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. Birinci fıkradaki suç taksirle işlendiği takdirde, alacaklının şikâyeti üzerine, fail hakkında zararın ağırlığına göre ikibin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.” şeklindedir. Nihayet İİK’daki bir diğer cezai yaptırımı olan madde de “Ticareti Terk Edenlerin Cezası” başlıklı 337/a maddesidir. Madde metni şu şekildedir; “44 üncü maddeye göre (Ticareti terk eden bir tacir 15 gün içinde keyfiyeti kayıtlı bulunduğu ticaret siciline bildirmeye ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren bir mal beyanında bulunmaya mecburdur.) mal beyanında bulunmayan veya beyanında mevcudunu eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlu, bundan zarar gören alacaklının şikayeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Birinci fıkradaki fiillerin işlenmesinden alacaklının zarar görmediğini ispat eden borçluya ceza verilmez. Borçlunun iflası halinde, birinci fıkradaki durum ayrıca taksiratlı iflas hali sayılır”. Ancak bahse konu ticareti terk suçuyla ilgili olarak son yıllarda oluşan yargısal içtihatlara göre bu suç sadece gerçek kişi tacirler tarafından işlenebilir. Başka bir deyişle sermaye şirketlerinin yöneticileri bu suçun faili olamayacaktır.
Son olarak; bilhassa tehlikeli iş sınıfında faaliyet gösteren şirketlerdeki yöneticilerin sıklıkla karşılaştıkları suçlar, işyerinde gerçekleşen ve işçinin yaralanması veya ölümüyle sonuçlanan iş kazalarından dolayı TCK’nın 89. maddesindeki “Taksirle Yaralama” ve yine TCK’nın 85. maddesindeki “Taksirle Öldürme” suçlarıdır. Bu suçlara vücut veren iş kazalarında şirketin yöneticilerinden ziyade daha çok kazanın gerçekleştiği iş yeri alanının ve yine yaralanan veya vefat eden işçinin amiri konumundaki yetkililer yargılanmaktayken, bazı durumlarda şirket yöneticileri hakkında da kamu davaları açılabilmektedir.
