İŞ KAZASI NEDİR?

İş kazası doktrinde; “işçinin, işverenin hâkimiyeti altında bulunduğu bir sırada, onun için ifa ettiği işten veya dolayısıyla dış bir sebeple aniden meydana gelen bir olay sonucu uğramış olduğu bedensel veya ruhsal zarar.” olarak tanımlanır.1 Günümüzde iş hayatında en çok rastlanan durumlardan biri iş kazasıdır. Türk Hukukunda iş kazasına, hukuki ve cezai sorumluluk olmak üzere iki tür sonuç bağlanmıştır. Bu sorumluluklar ve bağlandıkları sonuçlar aşağıda detaylıca işlenecektir.

1- CEZAİ SORUMLULUK

Bilindiği üzere Türk Ceza Hukuku’nda sorumluluk; kusurla doğru orantılıdır. Sanığa ceza verilebilmesinin koşullarından biri de sanığın meydana gelen neticede kusurunun bulunmasıdır. Tabii, kusur ile netice arasında nedensellik bağının da bulunması gerekir. İş kazaları, adından da anlaşılacağı üzere; kazaen meydana geldiği için yüklenebilecek kusur türü “bilinçli/basit taksir” olacaktır. Ancak bazı istisnai hallerde işverenin ya da kazanın meydana gelmesinde sorumlu olan bir failin ihmali öylesine büyüktür ki burada “olası kast” gündeme gelebilir.

Doğurabileceği sonuç bakımından iş kazasının Türk Ceza Kanunu (“TCK”)’nda iki karşılığı bulunmaktadır. Bunlar; taksirle öldürme ve taksirle yaralama suçlarıdır. TCK’nın bu suçlar için öngördüğü cezalar:

  • TCK madde 85 – Taksirle Öldürme: “Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.

  • TCK madde 89 – Taksirle Yaralama: “Taksirle başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Taksirle yaralama fiili, mağdurun; a) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, b) Vücudunda kemik kırılmasına, c) Konuşmasında sürekli zorluğa, d) Yüzünde sabit ize, e) Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, f) Gebe bir kadının çocuğunun vaktinden önce doğmasına, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, yarısı oranında artırılır.

Taksirle yaralama fiili, mağdurun;

a) İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, b) Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, c) Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, d) Yüzünün sürekli değişikliğine, e) Gebe bir kadının çocuğunun düşmesine, Neden olmuşsa, birinci fıkraya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır.

Fiilin birden fazla kişinin yaralanmasına neden olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Taksirle yaralama suçunun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır. Ancak, birinci fıkra kapsamına giren yaralama hariç, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde şikâyet aranmaz”.2 Görüldüğü üzere; TCK, cezanın ağırlığını eylemin meydana getirdiği neticeye göre belirlemiştir. İş kazasından doğan bir ceza davasının failleri işveren, işveren vekili, alt işveren, işçi olabilir. Burada tartışılacak olan husus, fail açısından sorumluluğun nerede başlayıp nerede bittiği ve kusur oranının nasıl belirlendiği olacaktır. Bu hususta Yargıtay’ın bazı kararları aşağıdaki gibidir:

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2016/5281 E. 2018/1141 K. sayılı ve 07.02.2018 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; “Sanığın sahibi ve yetkili müdürü olduğu … Limited Şirketine ait fabrikanın devam eden inşaatında çalışan katılanın, çatı tamiri sırasında montajını yaptığı eternitin kırılması sonucunda 550 cm yükseklikten düşerek hayati tehlike geçirecek şekilde yaralandığı olayda;

Sanığın gerekli güvenlik önlemlerinin almasını sağlamayarak kusurlu olduğu yönündeki kabul doğru olmakla birlikte, olayda TCK’nın 22/3. maddesinde tanımlı bilinçli taksirin koşullarının gerçekleşmediği gözetilmeden, “sanığın eyleminde çatıda çalışan katılana gerekli emniyet araçlarını vermeden çalıştırdığı, bu durumda kaza meydana gelebileceğinin herkesin öngörebileceği bir durum olduğu, bu sebeple de sonucu öngördüğü ancak bu sonucu istemediği” belirtilmek suretiyle bilinçli taksir hükümleri uygulanarak fazla ceza tayini bozmayı gerektirmiştir”.3 Yargıtay, bu kararında sanıkların eyleminin basit taksir boyutunda kaldığına hükmetmiştir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2012/21104 E. 2013/25712 K. sayılı ve 14.11.2013 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; “Sanıklar taksirle öldürme suçundan yargılanmışlardır. Bu iş kolunda deneyimli olan sanıkların yıllardır işletmede metan gazı olduğunu bilmelerine rağmen bunu göz ardı ederek, defterlerde bile bu hususa yer vermeyerek önceki denetimlerde defalarca istenmiş olan ocak gaz ölçümünü otomatik olarak yapacak erken uyarı sistemini kurmayarak, yeterli sayıda gaz ölçüm cihazı bulundurmayıp düzenli olarak kullanılmasını sağlamayarak, hatta basit ve ucuz olan vakvak tabir edilen uyarı aletini dahi temin edip kullandırmayarak, işletmede Küldesak (havalandırma bakımından kör ve acil durumda kaçış imkanı bulunmayan) ayak çalıştırılarak, ocak üretim mahalline yeterli temiz hava akımını sağlayacak sistemi kurmayarak, ocak içindeki kirli ve temiz havanın karışmasını ve ısının yükselmesini göz ardı edip; 10-15 cm çapında hava borularıyla havalandırma yapılması dolayısıyla yeterli ve uygun düzeyde havalandırma sağlanamaması nedenleriyle grizu birikmesine neden oldukları, ocakta grizu olduğunu bilmelerine rağmen bunu gizledikleri bu nedenle idarenin denetimini de önledikleri gibi ocak içinde her vardiyada her atım öncesi ve sonrası gaz ölçümü yaptırıp kayıt altına aldırmayarak, ocak içinde kullanılan tesisat ve ekipmanların antigrizulu olarak tesis ettirmeyip ocak içine işçilerin sigara sokmasını ve içilmesini engellemeyerek, çalışan işçilere işe başlarken ve devamında tamamına iş sağlığı ve güvenliği eğitimi verdirip belgelettirmeyerek, fiziki şartları kötü, üretim, nakliyat ve havalandırma bakımından emniyet tedbirlerine uyulmayan ocak işleterek meydana gelen sonuca kayıtsız kalıp kabullendikleri, böyle bir olayda öngörülmekle birlikte gerçekleşmeyeceği düşünülen ve istenmeyen bir neticeden bahsedilmeyeceği, defalarca yapılan tespitler ve uyarılara rağmen hatalı, eksik ve tehlikeli çalışma yöntemini sürdüren sanıkların kusurluluk düzeyinin taksir düzeyini aştığı, bu şekildeki çalışma ile grizu patlaması olabileceğini öngörmelerine rağmen, patlamayı gerçek anlamda engelleyici nitelikte bir çalışma yapmadıkları, aksine mevcut tehlikeli durumu gizlemek suretiyle, “olursa olsun” düşüncesi ile hatalı ve hileli faaliyetlerine devam ettikleri; bu nedenle gerçekleşen bu neticeden olası kast hükümleri uyarınca sorumlu tutulmaları gerekir”.4 Yargıtay bu kararında; işverenin somut olaydaki kusurunun taksir boyutunun ötesine geçerek “olası kast” ile hareket ettiğine hükmetmiştir. Zira işveren, iş güvenliği ve sağlığı açısından neredeyse hiçbir önlemi almayarak, mevcut tehlikeli durumu gizlemiş, “ne olursa olsun” diyerek hatalı ve hileli faaliyetlerine devam etmiştir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2013/12792 E. 2014/6385 K. sayılı ve 13.3.2014 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; “Sanıklardan H.. K..’ın maden mühendisi ve işletme müdürü, sanık Ö.. Y..’in vardiya başçavuşu, sanık H.. K..’nın vardiya çavuş olarak görevli olduğu, Ş.. madencilik tarafından işletilen linyit ocağında, olay tarihinde meydana gelen grizu patlaması nedeniyle, 18 kişinin ölümü, 13 kişinin yaralanması ile sonuçlanan olayda, ocağın grizulu bir ocak olduğunun dosya kapsamından anlaşıldığı, olayın meydana geldiği işletmede deneyimli personel istihdam edilerek, gerekli eğitimlerin verildiği, kullanılan ekipmanların antigrizu özellikli olduğu, ikisi sabit noktada sensörlerle sürekli olmak üzere, her vardiyada düzenli gaz ölçümlerinin yapılarak kayıtların muntazam biçimde tutulduğu, çalışanlara gerekli koruyucu malzeme ile yeter nitelikte gaz maskesinin verildiği, olay sırasında daimi nezaretçi maden mühendisi Ö.. S..’in gaz ölçüm cihazı olduğu halde çalışmanın başında bulunduğu, ayrıca vardiya başçavuşu olan Ö.. Y..’in yine gaz ölçüm cihazı olduğu halde maden mühendisi Ö.. S.. tarafından 402 alt taban yolunda çalışma yapması için görevlendirildiği, diğer bir gaz ölçüm cihazının ise olaydan yaralı olarak kurtulan vardiya çavuşu H.. K..da bulunduğu, bahsi geçen ocakta Çalışma Bakanlığı iş müfettişlerince 2006 yılından 18-19 Ocak 2010 tarihine kadar yapılan incelemelerde, ocağın genel olarak çalışma şartları ve iş güvenliği yönünden genel riskler dışında çalışma koşullarına uygun olmayan bir durumun bulunmadığının anlaşıldığı, patlamanın meydana geldiği 70 metre uzunluktaki 418 üst tavan yoluna atılan lağım deliklerinin olay günü 16:00 vardiyasında yapılan çalışma ile delindiği ve bu deliklerden metan intişarı olduğunun olaydan sonra anlaşıldığı, patlamanın aynı gün 17:45 sıralarında meydana geldiği, H.. K..’nin dosya içerisinde bulunan ifadesinden patlama sırasında ölen elektrikçi İ.. S..’nın vantilatörü açmaya gittikten hemen sonra vantilatörün açılmasını müteakip patlama olduğuna ilişkin beyanı da nazara alındığında, 418 üst tavan yolunda aynı vardiya sırasında açılan lağım deliklerinden intişar eden metan gazının anti grizu özellikli tesisat ve malzeme kullanılmasına rağmen bu tesisat ve malzemenin arıza bakım ve onarım çalışmaları sırasında, bu özelliklerini yitirmesi nedeniyle vantilatörün açılması sırasında oluşan ısı kaynağı ile teması sonucu patlamanın meydana geldiği olayda, önlenemezlik riskinin asıl etken olup işletme müdürü ve teknik nezaretçi H.. K..’ın tali kusurlu bulunduğu anlaşılmakla;

İki sınır arasında temel ceza belirlenirken suçun işleniş şekli, meydana gelen zararın ağırlığı, failin taksire dayalı kusurunun yoğunluğu da nazara alınmak suretiyle, adalet ve hakkaniyet kurallarına uygun bir cezaya hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden, adli sicil kaydı bulunmayan sanıklar hakkında şikayet bulunmadığı da nazara alınarak, sanıkların kusur durumuna ve dosya içeriğine uygun düşmeyen gerekçeyle sanıklar Ö.. Y.. ve H.. K.. hakkında ise temel ceza tayin edilirken teşdidin derecesinde yanılgıya düşülerek fazla ceza tayini ve sanıklar müdafilerinin 21.12.2011 tarihli duruşmada lehe hükümlerin uygulanması talebinin TCK’nın 50. maddesini de kapsaması karşısında sanıklar hakkında tayin edilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi hususunda olumlu-olumsuz bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi, tebliğnamedeki isteme uygun olarak BOZULMASINA, 13.03.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi”.5 Yargıtay bu kararında; sorumluların üzerine düşen tüm iş güvenliği ve sağlığı önlemlerini aldığını, meydana gelen olayda “önlenemezlik riskinin” asıl etken olduğu, bu nedenle sanıklara verilen cezai hükmün bozularak, beraatlarına karar verilmesine hükmetmiştir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2013/654 E. 2015/75 K. sayılı ve 31.03.2015 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; ‘‘ Sanık F. D.’un doksan işçinin çalıştığı bir mermer fabrikasının sahibi, sanık M. G.’in işletme müdürü, maden teknikeri olan ölenin ise altı yıldır aynı fabrikada fayans kesim sorumlusu olup, çıkan mermerin kalitesini kontrol etmekle yükümlü bulunduğu, çalışmaya başlamadan evvel işe elverişlilik bakımından sağlık raporu aldığı, iş sözleşmesinde; “işyerindeki makine, alet ve teçhizatı usulüne uygun olarak ve özenle kullanmayı, görevi ile ilgili bulunmayan işlerle uğraşmamayı, kendisine teslim edilmemiş makine, alet ve edevatı kullanmamayı taahhüt eder” şeklinde, iş güvenliği talimatında da; “verilen görevi, tarif edilen şekilde yapacağım, işimden başka bir işe karışmayacağım, amirimin verdiği emre uyacağım” biçiminde hükümler bulunduğu, “iş sağlığı ve güvenliği, iş kazaları ve kişisel koruyucular” konularında eğitim aldığı, sanıkların bütün çalışanlarla birlikte öleni de çalışma prensipleri ile riskleri başta olmak üzere işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında bilgilendirdiği, buna karşın altı yıldır aynı fabrikada çalışan ve üretim müdürü olarak görev yapan ölenin, görev alanının dışında bulunan makinelerin üzerinin örtülebilmesi için çatıya branda serilmesi konusunda, bu işleri yapmakla görevli teknik elemana talimat verdiği, bununla yetinmeyerek diğer işçilerin ikazlarını göz ardı edip, herhangi bir güvenlik önlemi almadan çatıya çıktığı, çatıda ayağında bot, kafasında baret, belinde emniyet kemeri ile çalışıp makinenin üstünü brandayla kapatma işini bitiren ve inmek üzere merdivene doğru yürümekte olan görevliyi kırılgan malzemeden yapılmış aydınlatmanın üzerine basmaması hususunda uyardığı, ancak kendisinin bu bölüme basması sonucunda yaklaşık altı metre yükseklikten beton zemine düşerek hayatını kaybettiği olayda; ağır ve riskli işler kapsamında olan, ancak daha önce iş kazasının yaşandığına ilişkin dosyada herhangi bir bilgi ya da belge bulunmayan fabrikada, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alındığı, çalışanların mesleki riskler ve korunma yolları konularında yeterince bilgilendirildiği, gerekli yerlere uyarı levhaları asıldığı, bu bağlamda “çatıya çıkmak yasaktır” ikazının da bulunduğu, işçilere lüzumlu ekipmaların verildiği, olay tarihinde çatıda çalışan işçinin baret, bot ve emniyet kemeri kullandığı, bu bilgilendirme ve uyarılara rağmen, üretimden sorumlu olup, mermerlerin kalitesini kontrol etmekle görevli olan, çatı veya çatıda yapılan işle ilgili sorumluluğu bulunmayan ölenin, işletme müdürü ya da fabrika sahibinden talimat veya izin almadan ve gerekli malzemeleri de kullanmadan sorumluluk alanı dışında bulunan ve daha önce hiç çıkmadığı çatıya çıkarak çatıda çalışan işçiyi polyester malzemeden yapılmış aydınlatma kısımlarına basmaması konusunda ikaz etmesine rağmen, kendi dikkatsiz ve tedbirsiz davranışları sonucu aynı yere basarak düştüğü hususları göz önüne alındığında, neticenin ölenin kendi hareketi sonucu meydana geldiği, çatıya branda sermesi ya da yapılan işi kontrol etmek üzere çatıya çıkması hususunda ölene herhangi bir talimat vermeyen ve çalışanları sürekli gözetlemelerine imkân bulunmayan fabrika sahibi ve işletme müdürünün iş güvenliği ve işçi sağlığı konusunda yeterli önlem alınıp alınmadığını denetlemedikleri, uyarı levhalarını gerekli yerlere astırmadıkları veya fabrikada merdiven ya da seyyar bir platform bulundurmadıkları kabul edilse bile, bu hareketleriyle meydana gelen zararlı netice arasında nedensellik bağı bulunmadığı, çatıyla ilgili doğrudan bir faaliyet göstermeyen fabrikada çatı merdiveni ya da platform bulundurulmamasının da sonuca doğrudan etkili olmadığı, meydana gelen zararlı neticeye ölenin kendi hareketiyle sebebiyet verdiği, sanıklara izafe edilebilecek herhangi bir kusur bulunmadığı, sanıklara kusur yükleyen bilirkişi raporlarının da mahkemeyi bağlayıcı nitelikte olmadığı anlaşıldığından, sanıkların atılı suçtan beraatlarına karar verilmesi gerekmektedir”.6 Yargıtay bu kararında, işverenin gerekli tüm iş sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini almış olduğu, işçinin kendi dikkatsiz ve tedbirsiz davranışları sonucu iş kazasına sebebiyet verdiği, ayrıca meydana gelen zararlı netice arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle sanıkların beraatine hükmetmiştir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2012/8012 E. 2013/562 K. sayılı 09.01.2013 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; Sanığın …İnşaat Taahhüt Ticaret Sanayi Limited Şirketi adına müteahhit olarak yapım işini yüklendiği inşaatta işçi olarak çalışan ölenin, iskelede meydana gelen kopma sonucu düşerek yaşamını yitirdiği olay nedeniyle yargılaması yapılan ve mahkumiyetine hükmedilen temyiz incelemesine gelmeyen inşaat mühendisi Ö…’ın inşaatın şantiye şefi olarak görev yaptığı iş güvenliğinden de sorumlu olduğu ve Ö… tarafından işyerindeki iş güvenliğiyle ilgili bir eksiklik bulunduğuna dair sanığa herhangi bir talepte bulunulmadığı anlaşılmakla, sanığın inşaatın güvenliği ile ilgili konusunda ehil yetkili inşaat mühendisi olan Ö…’ı şantiye şefi olarak ataması nedeniyle sanığa yüklenecek kusur bulunmadığından beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine hükmedilmesinin bozmayı gerektirdiği,”7 Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2013/23613 E. 2014/17046 K. sayılı ve 11.07.2014 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; Sanığın …İnşaat A.Ş. adına yönetim kurulu başkanı olduğu, inşaat mühendisi M…’ın inşaatın şantiye şefi olarak görev yaptığı inşaatta işçi olarak çalışan ölenin, yüksekten sonucu düşerek yaşamını yitirdiği olay nedeniyle yargılaması yapılan ve mahkumiyetine hükmedilen temyiz incelemesine inşaat sahasına inşaat mühendisi sıfatı taşıyan M…’nın görevlendirildiği, iş güvenliği önlemlerinin alınmasından ve kontrolünden de adı geçen mühendisin sorumlu olduğu, bu itibarla şirketin yönetim kurulu başkanı sanığa yöneltilebilecek kusur bulunmadığı”.8 Yargıtay bu iki kararında ise; işveren ile meydana gelen zarar arasında ikinci bir sorumlu şahıs (somut olayda şantiye şefi) bulunması halinde, işverenin meydana gelen kazadan sorumlu tutulamayacağına hükmetmiştir.

Netice itibarıyla; Yargıtay kararları ışığında iş kazalarındaki cezai sorumluluğa bakıldığında; Yargıtay, cezai sorumluluğu belirlerken “işveren tarafından iş sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin yeterince alınıp alınmadığı, işçilere gerekli eğitimlerin verilip verilmediği, işveren ve işçi arasındaki ilişkide önlem almaya yetkili üçüncü bir kişinin olup olmadığı, işçinin eylemiyle iş kazası arasında ve yine işveren ile iş kazası arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı hususlarını nazara almakta ve genellikle bu hususlar doğrultusunda hüküm vermektedir.

2- HUKUKİ SORUMLULUK

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (“İSG Kanunu”)’nun 3/1-g maddesi, iş kazasını; “işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olay”9 olarak tanımlamaktadır. İş kazasının yukarıda açıklandığı üzere cezai olduğu gibi hukuki sonuçları da bulunmaktadır. Aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacağı üzere; uygulamada bilhassa ölümlü iş kazalarında işverenler hukuki sorumluluklarından ötürü büyük ölçekli tazminat davalarıyla karşı karşıya kalmaktadır.

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13/1 maddesi uyarınca, meydana gelen kazanın iş kazası sayılabilmesi için kazanın;

  • Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
  • İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
  • Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,
  • Emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
  • Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelmesi ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getirmesi şartı aranmaktadır.10 Dolayısıyla; iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini yerine getirmeyen işverenin koruyucu nitelikte önlemleri almamış; bu alandaki yükümlülüklerini yerine getirmemiş olması, tehlikeli durum yaratmakla birlikte, bir zarara yol açmadığı sürece sadece idari yaptırımların uygulanmasına yol açar.11 Bununla birlikte; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) ile işverene, işçisinin iş sağlığının ve güvenliğinin korunması edimi yüklenmiştir. Zira TBK madde 417’ye göre; “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.

İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.

İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.

İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir”.12 Tabi bu durum aynı zamanda işçiye de işverenin aldığı iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyma yükümlülüğü getirmektedir. Zira İSG Kanunu kapsamında işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği hükümlerine uymayan işçinin iş sözleşmesi, işveren tarafından 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II-ı maddesi gereği tazminatsız sona erdirilebilir.13 İş kazalarında işverenin hukuki sorumluluğu, ceza hukukundan farklı olarak yalnızca kusur sorumluluğu kapsamında değerlendirilmemektedir. Aşağıda paylaşacağımız kararlarda da görüleceği üzere Yargıtay hukuki sorumluluğu; kusur sorumluluğu, kusursuz sorumluluk ve tehlike sorumluluğu olmak üzere üç ana başlıkta ele almaktadır.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 2006/19242 E. 2007/1779 K. sayılı ve 12.02.2007 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; “Dava, davacıların yakınlarının iş kazası sonucu ölümü nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece dava olayda %100 kusurlu olması sebebiyle maddi tazminat istenemeyeceği gerekçesiyle maddi tazminat isteminin reddine, manevi zararın gideriminde sorumluluk için kusur aranmayacağı gerekçesiyle manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

İnsan yaşamının kutsallığı çerçevesinde işverenin, işçilerinin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartlan sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu İş Kanununun 77.maddesinin açık buyruğudur.

Mahkemece hükme esas alınan 03.07.2006 günlü bilirkişi raporunda; kaza nedeniyle sigortalı işçinin %100 oranında kusurlu olduğu, davalı işverenin ise kusurunun bulunmadığı belirtilmiştir.

Ancak bilirkişilerin maddi olaya ve işverenin kusursuzluğuna ilişkin değerlendirmelerinin dosya kapsamına uymadığı görülmektedir. Somut olayda elektrik mühendisi ve inşaat şefi olan kazalının ihale makamı tarafından değiştirilmesi istenen aydınlatma armatürlerinin değiştirilmesi sırasında işçiler tarafından iteklenen iskelenin dengesi kaybolunca panikleyip, iskelenin yıkılmasını engellemek isterken yıkılan iskelenin bağlantı elemanlarından birinin başına çarpması sonucu ağır yaralanarak öldüğü, bilirkişi raporunda kazalının sağlıklı olup olmadığı test edilmeyen iskelenin kullanılmasına onay verdiği, bu yönde talimat vererek güvensiz durumun oluşmasına neden olduğu ve olay anında iskelenin devredildiğini fark edip panikleyerek tehlike ortamına bilerek girip kazaya sebebiyet verdiği işverenin alması gerekli herhangi bir tedbir bulunmadığından kusuru olmadığı belirtilmiştir.

Diğer yandan işverenin iş kazası sonucu meydana gelen zararlar nedeniyle hukuki sorumluluğu, yasa ve içtihatlarla belirlenmiş olan ayrık haller dışında “ilke olarak” iş akdinden doğan işçiyi gözetme (koruma) borcuna aykırılıktan kaynaklanan kusura dayalı sorumluluk olup işçinin yada üçüncü kişinin tam kusurlu olduğu hallerde ise sorumluluğun koşullarından olan zararlandırıcı eyleme sonuç arasındaki illiyet bağı (nedensellik bağı) kesildiğinden işverenin sorumluğ.u söz konusu olamaz.

Somut olayda sigortalının iş kazasında %100 oranında kusurlu olduğu kabul edildiği halde illiyet bağının kesildiği giderek işverenin davacıların iş kazası sonucu oluşan manevi zararından sorumlu tutulamayacağı düşünülmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup kabul şekli bakımından bozma nedenidir”.14 Görüldüğü üzere Yargıtay, işçinin tam kusurlu olduğuna karar vererek, işverenin işçiyi koruma borcu ile meydana gelen kaza arasındaki nedensellik bağının koptuğuna karar vererek davacı işçinin tazminat taleplerinin reddine hükmetmiştir.

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 5772-8379 sayılı ve 23.09.1986 tarihli kararında şu ifadelere yer verilmiştir; “Hukukumuzda asıl olan kusur şartına dayalı sorumluluktur. Ancak teknolojinin gelişmesi ve bu gelişen teknolojinin sanayimize uygulanması sonucu meydana gelen bazı tehlikelerin doğurduğu zararların tazmininde kusur şartının aranması her zaman adaleti ve toplumsal düşünceyi tatmin etmediğinden doğal hukuk görüşü ile Anayasalarda anlatımını bulan temel hak ve ilkelere yaklaşımı sağlayan tehlike sorumluluğu kuralı geliştirilmiştir.

Bu kuramın özü; işyerinde işin yürütülmesi ile ilgili olarak oluşan tehlikelerin meydana getirdiği zararlarda, işçinin ve işverenin kusurları bulunmaması halinde bile işçinin uğradığı zararın tamamının işçiye değil de, hakkaniyet ölçüsünde, bir kısmından, onun faaliyet ve iş görmesinden en önde yararlanan işverenin de sorumlu tutulmasıdır. Bu tanımlamaya göre işverenin sorumluluğu için yer ve zaman bakımından bağlantı yeterli olmayıp tehlikenin işin yürütülmesi ile ilgili olarak ortaya çıkmış olması ve bu bağlantının işçinin ya da üçüncü kişinin ağır veya tam kusuru ile kesilmemiş bulunması şarttır. şeklinde hüküm kurarak tehlike esasına bağlanan kusursuz sorumluluk halinin varlığına hükmetmiştir.

Yargıtay bu görüşü: “Bu kuramın özü; işyerinde işin yürütülmesi ile ilgili olarak oluşan tehlikelerin meydana getirdiği zararlarda, işçinin ve işverenin kusurları bulunmaması halinde bile işçinin uğradığı zararın tamamının işçiye değil de, hakkaniyet ölçüsünde, bir kısmından, onun faaliyet ve iş görmesinden en önde yararlanan işverenin de sorumlu tutulmasıdır.” Şeklinde açıklasa da, uygulamada sık rastlanmayan bu görüş Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1986/9- 722 E. 1987/203 K. sayılı ve 18.03.1987 tarihli kararıyla ve “İşverenin bu durumda da sorumlu tutulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş çoğunluk tarafından paylaşılmamıştır. Öğretide illiyet bağını kesen nedenlerin bütün sorumluluk halleri ve bu arada tehlike sorumluluğu için de geçerli olduğu vurgulanmaktadır. Yargıtay da illiyet bağının sadece kusura bağlı sorumlulukta değil, sebep ve özellikle tehlike sorumluluğunun kurulabilmesi için de zorunlu olduğunu kabul etmektedir. Aslında illiyet bağını kesmesi söz konusu olan bu çeşitli durumların evveliyetle tehlike sorumluluğunda kabul edilmesi gerekir. Zira kusurlu olmadığı gibi, kendisinden beklenen özeni gereği şekilde yerine getirmiş olan bir işvereni, işyeri ya da işletmesiyle uzaktan yakından ilgili bulunan bir üçüncü kişinin eyleminden, giderek mücbir sebepten de sorumlu tutmak adalet ve hakkaniyet duygularını incitir.

Bu genel açıklamadan sonra somut olay değerlendirilecek olursa; işyerine gitmek için işverence sosyal yardım amacı ile temin edilen araca binerek işyerine gitmekte olan işçinin karşıdan gelen başka bir aracın kusurlu çarpması sonucu ölümü ile sonuçlanan olayın, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 11. maddesine göre bir iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmez. Başka bir anlatımla, kazanın işverenin işi görülürken gerçekleşmiş olması, sorumluluğu için yeterli değildir. Çünkü olay, üçüncü kişinin tamamen kusurlu davranışı sonucu gerçekleştiği için, işyerine özgü tehlike ile meydana gelen sonuç arasında uygun illiyet bağının varlığından söz edilemez. Başka bir deyişle, olay üçüncü kişinin %100 kusurlu davranışıyla meydana geldiğine göre, illiyet bağı kesilmiştir. Bu itibarla, davalı işvereni, bu iş kazasından sorumlu tutmak olanağı yoktur.” gerekçesiyle Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin kararını bozmuştur.15 Görüldüğü üzere; Yargıtay Hukuk Dairesi kararları da Yargıtay Ceza Dairesi kararlarında kusur sorumluluğu ve illiyet bağının varlığı üzerinedir.

SONUÇ

Yukarıdaki Yargıtay kararlarından görüldüğü ve tarafımızca detaylı olarak açıklandığı üzere; geçmişten bu güne meydana gelen iş kazaları: “işçinin iş güvenliği ve sağlığı kurallarına uymaması ile işverenin gerekli iş güvenliği ve sağlığı önlemlerini almaması” olarak iki ana faktörden kaynaklanmaktadır. Meydana gelen iş kazalarında işçiler kusurlarından dolayı bedensel veya ruhsal sağlıklarını hatta hayatlarını kaybedebilmekte, işverenler ve diğer sorumlular ise hapis cezasıyla ve maddi, manevi, destekten yoksun kalma olarak üç farklı türde tazminat davalarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu da huzurlu ve güvenli bir çalışma ortamının mevcut olabilmesi için işveren tarafından gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasının ve işçi tarafından bu kurallara uyulmasının ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

KAYNAKÇA