A- YEŞİL MUTAKABAKAT 1- Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatı (“Green

Deal”) nedir? Avrupa Birliği (“AB”) Yeşil Mutabakatı – European Green Deal (“Yeşil Mutabakat”), AB’nin üye ülkeler için belirlediği iklim hedefleri (2030 yılı itibarıyla karbon emisyonlarını 1990 seviyesinin %55 altına getirmek ve 2050 yılı itibarıyla karbon nötr ilk kıta olmak) ve bu doğrultuda hazırlamış olduğu politikalar bütünü olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda AB, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş sürecinde sektörel değişimleri, emisyonu azaltıcı teknolojik gelişmeleri, tarım ve gıda politikalarında “tarladan sofraya” anlayışını, sanayi bakımından yeşil fon finansmanını, sürdürülebilir ve geri dönüştürülebilir malzeme kullanımını ve daha birçok karbonnötr uygulamasını 2050 yılına kadar hayata geçirmeyi planlamaktadır.

AB, 11 Aralık 2019 tarihinde açıkladığı Yeşil Mutabakat ile bir yandan 2050 yılında iklimnötr ilk kıta olma hedefini ortaya koyarken; diğer yandan AB sanayisinin dönüşümünü gerektiren yeni bir büyüme stratejisi benimseyeceğini ve tüm politikalarını iklim değişikliği ekseninde yeniden şekillendireceğini duyurmuştur. Bu çerçevede Yeşil Mutabakat’a ilişkin çalışmalar enerji, ulaşım, sanayi, finans, inşaat, tarım konuları dahil olmak üzere AB ekonomisini de yeniden şekillendirecektir. COVID-19 krizinin bir sonucu olarak global ekonomideki yapısal dönüşüm ihtiyacı, AB’nin 2050 yılına yönelik karbon-nötr ilk kıta olma ve iddialı yeşil dönüşüm hedeflerini açıklamasının ardından, aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadele bakımından diğer ülkelerdeki politikalara da ivme kazandırmıştır. Bu kapsamda; Güney Kore, Japonya ve Çin gibi uluslararası ticaretin önde gelen diğer aktörleri de ekonomilerinin yeşil dönüşümüne yönelik hedeflerini açıklamaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra İsveç, Norveç, Kanada, Şili, Güney Afrika gibi ülkeler de net sıfır emisyon hedeflerini açıklayan ülkeler arasında yer almıştır.

Yeşil Mutabakat, sadece AB üye ülkeleri için değil, AB ile siyasal, ekonomik ve coğrafi açıdan ilişkisi bulunan diğer ülkeler ile doğrudan veya dolaylı olarak AB ile bağlantı içerisinde olan kamu ve özel sektör kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar açısından önemli bir gelişme olmuştur. Nitekim, Yeşil Mutabakat AB’nin diğer devletlerle ve ilgili kurum ve kuruluşlar ile olan ilişkilerini de düzenlemektedir. Yeşil Mutabakatın tanımlanan hedeflerini şu başlıklar halinde özetleyebiliriz:

  • 2030 ve 2050 için AB’nin iklim hedeflerini arttırmak,
  • Temiz, ulaşılabilir ve güvenli enerji sağlamak,
  • Temiz ve döngüsel bir ekonomi için endüstriyi harekete geçirmek,
  • İnşaat ve yenilemede enerji ve kaynak verimli bir yol oluşturmak,
  • Tarladan sofraya adil, sağlıklı ve çevre dostu bir gıda sistemi tasarlamak,
  • Toksik içermeyen bir çevre için sıfır kirliliğe ulaşmak,
  • Sürdürülebilir ve akıllı hareketliliğe geçişin hızlandırılmasını sağlamak,
  • Ekosistemleri ve biyoçeşitliliği korumak.

Yeşil Mutabakatın tam olarak neler getirdiğine bakacak olursak; her şeyden önce Yeşil Mutabakat ile AB, iklim değişikliğiyle mücadele hedeflerini yeniden ele almıştır. 2030 yılında sera gazı emisyonlarını %55 oranında azaltmayı, 2050 yılında ise karbon nötr ilk kıta olmayı hedefleyen AB, bu çerçevede tüm ekonomi politikasını yeniden şekillendirmiştir. Bu kapsamda Avrupa Komisyonu, yeşil ekonomi bakış açısıyla enerjiden ulaştırmaya, demir-çelikten otomotive kadar pek çok sektörde karbon ayakizini en aza indirmek için ilave tedbirler geliştirmiştir. Bu tedbirlerin başında Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) kapsamında elektrik üretimi, çimento demir-çelik gibi emisyon yoğun sektörlerde karbon salınımının sınırlandırılarak, bu sınırı aşan üreticilerin ilave bedeller ödemesi ile ETS’nin yeni sektörleri kapsayacak şekilde genişletilmesine ilişkin planlamalar gelmektedir. Komisyon bununla beraber, 10 Mart 2021 tarihi itibariyle aldığı karar ile Avrupalı üreticileri karbonun fiyatlanmadığı veya karbon salım maliyetinin daha düşük olduğu ülkelerden gelecek rekabete karşı korumak amacıyla Dünya Ticaret Örgütü ile uyumlu bir şekilde “Sınırda Karbon Düzenlemesi” ni – carbon border adjustment mechanism” (“SKD”) geliştirmiştir.

2- Sınırda Karbon Düzenlemesinin Kapsamı

AB Komisyonu tarafından 14 Temmuz 2021 tarihinde teklif edilen SKD ile başta karbon kaçakları olmak üzere, AB içerisinde faaliyet gösteren ticari aktörlerin rekabet etme konusunda maruz kaldığı dezavantajların giderilmesi, iklim hedeflerinin sıkılaştırılması, karbon emisyonlarının azaltılması noktasında AB kadar sıkı düzenlemeler öngörmeyen diğer ülkelerin de iklim nötr olma amacına yönlendirilmesi hedeflenmiştir. AB, bu düzenleme ile karbon emisyonunun azaltılması konusundaki sorumluluğunu ticari paydaşlarına da aktarmakta ve onların da benimsemesini sağlamaya çalışmaktadır. Bu sorumluluktan kaçan şirketler, kamu ve özel sektör kuruluşları ise AB pazarından çekilmek zorunda kalacaktır.

Teklif edilen SKD şimdilik çimento, elektrik, gübre, demir-çelik ve alüminyum sektöründe üretilen ve AB içerisine ithal edilen ürünleri kapsamaktadır. Bu bağlamda, sayılan bu sektörlerde faaliyet gösteren üreticiler, AB’ye yapacakları ithalatlarda SKD Sertifikalarını almaları ve AB içerisindeki ETS’de işlem gören karbon fiyatı üzerinden ücretsiz tahsisatları satın aldıklarını belgelemek zorunda olacaklardır. Teklif aşamasında olan SKD’nin, AB Parlamentosu ve AB Konseyi arasında gerçekleştirilecek müzakereler doğrultusunda uzlaşı ve onaylama sürecinin tamamlanması akabinde 1 Ocak 2023 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülmektedir. Komisyon Çalışma Grubu tarafından yayınlanan çalışma belgesi kapsamında da açıkça belirtildiği üzere, Türkiye SKD’nin uygulamalarına en fazla maruz kalacak üçüncü ülkelerin başında yer almaktadır. Tüm bu veriler, ülkemizde yer alan siyasi ve ticari aktörleri SKD’nin uygulanabilirliği hususunda belirli aksiyonlar almaya ve bu yeni regülasyona uyum sağlamaya yönlendirmektedir.

3- Avrupa Birliği Yeşil Mutabakatının

Türkiye’ye Etkisi Yeşil Mutabakat ile her ne kadar iklim krizi ile mücadele için yola çıkılmışsa da atılan adımlar iklim krizi ile sınırlı kalmayarak uluslararası ticaret sistemi bakımından da birçok değişikliğe neden olacaktır. Öncelikle yukarıda da bahsedildiği gibi AB ile ticaret yapan ülkeler söz konusu düzenlemelerden doğrudan etkilenecektir. Bu kapsamda ihracatının önemli bir bölümünü AB’ye gerçekleştiren Türkiye gibi ülkeler bakımından, Yeşil Mutabakat oldukça kritik rol oynamaktadır. Bilindiği üzere, Türkiye hem ithalat hem de ihracat faaliyetlerinin çok büyük bir bölümü AB ülkeleri ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle Çin, Rusya, Hindistan ve ABD gibi büyük ekonomilerle birlikte Türkiye’nin de, tüm ithalat ve ihracat faaliyetlerini yeni bir uluslararası ticaret sistemi içerisinde gerçekleştirmeyi planlayan AB ile olan ilişkilerini güçlü ve sürdürülebilir tutmak için mutabakatı doğru şekilde değerlendirmesi son derece büyük önem arz etmektedir.

TÜSİAD’ın Eylül 2020’de yayımladığı, “Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu”, AB Yeşil Mutabakatı kapsamında duyurulan SKD devreye girdiğinde, Türkiye’den AB’ye ihracat yapan sektörlerin artan maliyetlerden büyük ölçüde etkileneceğini açıkça ortaya koymaktadır. Karbonun ton fiyatını 30 Euro ve 50 Euro olarak iki farklı senaryoda ele alan araştırma, AB’nin yeşil ekonomik dönüşümüne uyumlu tedbirlerin alınması durumunda gayri safi yurtiçi hasılanın sırasıyla %5,7 ve %6,6 daha yüksek; seragazı emisyonunun ise sırasıyla %16,5 ve %15 daha düşük olacağını hesaplamaktadır. Bununla birlikte 11 Aralık 2020’de AB liderlerince alınan karar itibariyle emisyon kesintileri %40’lardan %55’lere getirilmiştir. Pek çok analist, AB’nin %55 hedefinin yansımaları olarak karbon fiyatların ton başına 80 Euro’ya yükseleceğini tahmin etmektedir. Ton başına talep edilen miktarların 80 Euro’lara çıkması göz önünde alındığında Türkiye’nin Yeşil Mutabakat çerçevesinde uyum sürecini tamamlamaması durumunda, ihracatta pazar kaybı yaşaması söz konusu olabilecektir. Raporun ulaştığı bulgularla varılan değerlendirmeler ise kısaca şu şekildedir:

1) AB Yeşil Mutabakatı Türkiye için bir risk olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen bir dönüşümün aracı olarak yepyeni bir fırsat olarak değerlendirilebilir. 2) Unsurları kararlılıkla saptanmış bir stratejik dönüşüm çerçevesinde, emisyon azaltımını, elde edilen fonların, şirketlerin yeşil dönüşümü amacıyla kullanılmasını ve yenilenebilir enerji ile enerji verimliliğini merkeze alan alternatif bir yeşil ekonomik dönüşüm senaryosu sayesinde gerek milli gelirde gerekse seragazı emisyonlarında anlamlı iyileştirmeler sağlanabilir. 3) Yeşil ekonomik dönüşüm stratejisi emisyon azaltım hedeflerinin ulusal ekonomide üretim ve istihdamın artırılarak sağlanabileceğini gösterirken, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma stratejisi arayışlarına önemli bir alternatif sunmaktadır. En büyük ticaret ortağı AB olan Türkiye’de, sınırda karbon düzenlemeleri yakın zamanda siyasetin ve özel sektörün de gündemine girmiş ve yeşil dönüşümün avantajları siyasi liderler, özel sektör temsilcileri ve kanaat önderleri tarafından sıklıkla dile getirilmeye başlanmıştır (https://www.iklimhaber.org/ tum-ayrintilariyla-sinirda-karbon-duzenlememekanizmasi-nedir-ne-degildir-ne-ise-yarar/ – erişim tarihi 04.11.2021).

Gelinen noktada Türkiye, Yeşil Mutabakat sürecini ülke çapında sürdürülebilir ve çevre dostu endüstri devriminin miladı olarak ele alıp, buna bağlı olarak karbon emisyonunu azaltması konusunda aksiyon alarak Avrupa pazarında avantajlı bir konuma geçebilir ve ihracatta pazar payını arttırabilir. Bu kapsamda sürecin iyi bir şekilde yönetilerek avantaja dönüşebilmesi için hem özel sektörün hem de devletin işbirliği çerçevesinde hareket etmesi ülkemizi bir adım daha ileriye götürecektir.

B- PARİS ANLAŞMASI

Bilindiği gibi sera gazı emisyonu, küresel ısınma ve iklim değişikliği başlıkları özellikle 1990’lı yıllardan itibaren tüm dünya ülkeleri ve uluslararası politikada önemli gündem maddeleri haline gelmiştir. Söz konusu küresel sorunlarla mücadele kapsamında bölgesel veya uluslararası düzeyde birçok çalışma ve proje yürütülmektedir. Son olarak 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması (“Paris Anlaşması” veya “Anlaşma”) ile ülkelerin tamamına yakını, sera gazı emisyonlarının ve küresel ısınmanın azaltılması için birtakım taahhütlerde bulunmuş ve bu konuda gerekli önlemlerin alınması yönünde önemli bir adım atmıştır.

İklim değişikliği sorununa karşı küresel tepkinin temelini oluşturmak üzere Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) – United Nations Convention on Climate Change (UNFCCC) 1992 yılında kabul edilerek, 1994 yılında yürürlüğe girmiştir. Nihai hedefi, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmak olan BMİDÇS, çerçeve sözleşme olarak genel kuralları, esasları ve yükümlülükleri tanımlamaktadır. Aralık 2015’de ise BMİDÇS Taraflar Konferansı’nda 195 ülkenin onayıyla Paris Anlaşması kabul edilmiş, böylece iklim değişikliğine karşı küresel çapta verilen mücadelede önemli bir adım daha atılmıştır. Anlaşma, aynı zamanda 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi – Sustainable Development Goals (SDGs) çerçevesinde daha istikrarlı, daha sağlıklı bir gezegen, daha adil toplumlar ve daha canlı ekonomilerin olduğu bir dünya bırakmak adına da önemli bir girişimdir.

Anlaşma genel olarak sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun ortadan kaldırılması bağlamında BMİDÇS’nin uygulamasını geliştirmeyi hedeflemektedir. Paris Anlaşması’nın uzun vadeli sıcaklık hedefi, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerden 2°C (3,6°F) artış seviyesi ile sınırlı tutmak, hatta 1,5°C için çaba harcanması şeklinde belirlenmiştir. Nitekim sıcaklık artışını 2°C yerine 1,5°C ile sınırlanan iklim değişikliğinin risklerini ve etkilerini önemli ölçüde azaltacağı kabul edilmektedir. Bunu sağlamak için emisyonların mümkün olan en kısa sürede azaltılması ve 21. yüzyılın ikinci yarısına kadar salınan ve tutulan sera gazlarının dengelenmesi hedeflenmektedir. Anlaşma ayrıca, tarafların iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum sağlama yeteneğini artırmayı ve “düşük sera gazı emisyonları ve iklime dirençli kalkınma yolunda tutarlı bir finansman akışı” sağlamayı da hedeflemektedir. Buna ilaveten, düşük emisyonlu ve iklim dirençli kalkınma yolunda finans akışının istikrarlı hale getirilmesi de diğer hedefler arasında yerini almaktadır.

Paris Anlaşması, 5 Ekim 2016 itibariyle küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan, en az 55 tarafın anlaşmayı onaylaması koşulunun karşılanması sonucunda, 4 Kasım 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz ise Paris Anlaşması’nı, 22 Nisan 2016 tarihinde, New York’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli İmza Töreni’nde 175 ülke temsilcisiyle birlikte imzalamıştır. TBMM tarafından “Paris Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” ise 7 Ekim 2021 tarihli ve 31621 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 4 Kasım 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile de Paris Anlaşması’nın yürürlük tarihi 10 Kasım 2021 olarak belirlenmiştir.

Anlaşma uyarınca Paris İklim Konferansı sonrasında tüm ülkelerin vaatte bulundukları hususları somut politika eylemlerine dönüştürmesi gerekmektedir. Bu kapsamda; gerek belirtilen hedeflere ulaşmada, gerekse diğer maddelere ilişkin uygulamalarda “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi prensip olarak benimsenmiştir. Buna göre ülkelerin küresel iklim eylemlerine, kendi imkanları doğrultusunda mümkün mertebe katkı sunmaları öngörülmüştür. Ülkelerin söz konusu ilke uyarınca gerçekleştirecekleri azaltım, uyum, finans, teknoloji transferi ve kapasite inşası konusundaki Anlaşma’nın temel hedefini yerine getirmeye yönelik faaliyetlerinin yer aldığı “Ulusal Katkı Beyanlarını” her 5 yılda bir sunmaları gerektiği belirtilmiştir.

Türkiye “Niyet Edilen Ulusal Katkı Beyanı” nı 30 Eylül 2015 tarihinde Sözleşme Sekretaryasına sunmuştur. Türkiye’nin ulusal katkı beyanına göre, sera gazı emisyonlarının 2030 yılında referans senaryoya (BAU) göre artıştan %21 oranına kadar azaltılması öngörülmüştür.

C- SONUÇ

Karbon emisyonunun Paris Anlaşması çerçevesinde küresel bir uzlaşma ile azaltılmasına yönelik gelişmeler, son günlerde oldukça hız kazanmıştır. Özellikle Paris Anlaşmasının onaylanmasının uygun bulunması Türkiye’nin uluslararası düzeyde küresel krize yönelik tavrını ortaya koyan bir adım olarak değerlendirilmiştir. Mevcut durum SKD uygulamaları gibi Türkiye bakımından çeşitli endişelere işaret ediyor olsa da iklim kriziyle mücadeleye destek vermek ve bu süreci bir avantaja çevirmek Türkiye’nin elindedir.

Paris Anlaşması’nın AB ve diğer taraf ülkeler açısından anlamı, özellikle istihdam ve büyüme alanlarında önemli fırsatların kapısını açması olarak değerlendirilmelidir. Düşük karbonlu, kaynakların verimli kullanıldığı bir ekonomiye geçiş, beraberinde bir bütün olarak teknoloji, enerji, ekonomi ve finans alanlarında da köklü bir değişikliği uygulamaya koymayı gerektirmektedir. Anlaşmayla düşük karbon ekonomisine geçiş, taraf ülkelerin yenilenebilir enerji alanındaki yatırımlarını da canlandıracaktır.

Diğer yandan, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde uygulanan iklim değişikliği ile mücadele politikaları ile karşılaştırılabilir düzenlemeleri hayata geçirmemiş AB dışı ülkelerden gelen bir takım ürünlere uygulanması planlanan karbon fiyatlandırması anlamına gelen “sınırda karbon vergisi” uygulaması ise ihracatının %40’ından fazlasını AB ülkelerine gerçekleştiren ülkemizi doğrudan etkileyecektir. Ülkemizdeki sera gazı emisyonlarının geçtiğimiz 30 yıl içerisinde %130 artması neticesinde Türkiye, emisyon yoğunluğunu azaltmadığı taktirde AB ülkelerine ihracatında ciddi kayıplar yaşayabilir. Öte yandan Türkiye, AB Yeşil Mutabakatını bir tehditten ziyade düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş için bir fırsat olarak görmelidir. Bu doğrultuda, en geç 2050 yılında karbon nötr olma vizyonuyla iklim değişikliğiyle mücadele hedefimizi bir an önce gözden geçirmeli ve bu hedefe hizmet edecek bütüncül bir iklim ve ona uyumlu yeşil kalkınma politikasını geliştirmelidir. Bu yönde bazı çalışmalara başlayan ve hız kesmeden devam eden Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Türkiye’nin Yeşil Mutabakatını hazırlamaya yönelik girişimini gündemine taşımış, hatta 29 Ekim 2021 tarihinde yayımlanan Cumhurbaşkanı a“Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” şeklinde değiştirilmiştir. Benzer şekilde Ticaret Bakanlığı tarafından da aynı hedefeler doğrultusunda Yeşil Mutabakat Eylem Planı hazırlanmış ve 16 Temmuz 2021 tarihli ve 31543 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile uygulamaya geçirilmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek coğrafyalardan biri olduğundan, bir yandan iklim değişikliğinin giderek artan tahribatından korunmak, bir yandan da daha adil daha sağlıklı, refah toplumu yaratmak için ülke olarak küresel iklim hareketini fırsata çevirmemiz hem bugünümüz hem de geleceğimiz için son derece önemli bir girişim olarak değerlendirilmeli ve gündemdeki yerine daima korumalıdır. giderek artan tahribatından korunmak, bir yandan da daha adil daha sağlıklı, refah toplumu yaratmak için ülke olarak küresel iklim hareketini fırsata çevirmemiz hem bugünümüz hem de geleceğimiz için son derece önemli bir girişim olarak değerlendirilmeli ve gündemdeki yerine daima korumalıdır.

KAYNAKÇA