İngiliz matematikçi, kriptolog ve bilgisayar biliminin kurucusu Alan Turing’in “makineler düşünebilir mi?” sorusunu sorduğu “Bilgisayar Mekanizması ve Zeka” başlıklı makalesinin üzerinden yetmiş, Türk matematikçi ve bilim insanı Ord. Prof. Dr. Cahit Arf’ın Atatürk Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir konferans için kaleme aldığı “Makineler Düşünebilir mi ve Düşünebilirse Nasıl Düşünebilir?” başlıklı makalesinin üzerinden tam altmış iki yıl geçti. İnsanlık, bu yazıların kaleme alındığı tarihlerden -hatta tarih öncesinden- bugüne, evrenin işleyişinin tam anlamıyla farkında olan, kendisine benzer bir zeki varlığın peşindedir. Tarih boyunca çeşitli insan toplulukları tarafından yaratılan mitolojik karakterlerin, dünya dışından gelen ve disk şeklindeki uzay mekiğine binen ziyaretçilerin ve sayıları son üç yüzyıldır oldukça artan ve “bilimkurgu” olarak literatüre giren sanat eserlerinin dahi oluşmasını sağlamış olan önemli gaye, bu zeki varlığa ulaşma ülküsüdür.

İnsanlığın kendi dengini bulmak adına peşine düştüğü bu ülkü, insanın evreni en küçük yapı taşından en büyük cisimlerine kadar anlamak için kendisine yardımcı olabilecek enstrümanlar yaratma çabasının bir ürünüdür. Bu çaba uğruna, başta da belirttiğimiz üzere yetmiş yıldan bu yana -özellikle de son otuz yılda- teknolojinin hızla ilerlemesi ve kimilerince bilgisayar çağı ya da internet çağı gibi isimlendirilen yeni bir döneme girilmesiyle birlikte çok mühim gelişmeler kat edilmiştir.

Bu gelişmelerden en önemlisi ise biraz önce bahsettiğimiz arayışın sonucunda ortaya çıkan “yapay zekâ” (ing. artificial intelligence – AI) kavramıdır. Günümüzde bu konsept, reklamcılığın da etkisiyle neredeyse tüm iktisadi alanlarda; talepten daha fazla oluşan ürün arzını dengelemek için okuduğumuz, dinlediğimiz ve izlediğimiz yapıtlarda çokça karşımıza çıksa da en temelde insan zekasını taklit eden ve edindiği bilgiler ışığında, çevresinde gerçekleşen değişimlerin farkında olarak insan zekasıyla benzer şekilde kendini geliştirebilen fakat aynı zamanda bu farkındalık sayesinde insan dışındaki diğer canlılardan ayrılan teknolojik düşünme yeteneğini ifade eder.

Elbette bu tanımdan yola çıkarak “bilinç, farkındalık, diğer canlıların bilişsel yeteneği” gibi konularda onlarca soru sorulabilmesi mümkündür. Ancak, hem bu sorular ışığında çıkacak tartışmanın psikoloji, felsefe, nöroloji gibi alanlarda çalışmak suretiyle çok disiplinli olarak ele alınması gerektiğinden hem de bu yazımızın daha ziyade hukuki bir yazı olması arzumuz sebebiyle bu tartışmadan kaçınmaya çalışacağız.

ABD’de Yapay Zeka Alanındaki Güncel Gelişmeler ve Hukuki Yansımaları

Pratik olarak yapay zekâ sahasındaki gelişmeler hem bireysel hem de toplumsal açıdan hayatın birçok alanına etki etmektedir ve bu saha insanlık için yeni bir macera olmasına karşın bütün bu alanlarda çok hızlı bir değişim süreci meydana getirmektedir. Buna istinaden devletler ve şirketler yeni politikalar üretmekte, gerçek ve tüzel bütün kişileri kapsayıcı şekilde iş birliklerine yön vermektedir.

Bu gelişmelerden en önemlileri şüphesiz uzun yıllardır pek çok alanda olduğu gibi iktisadi ve kültürel alanda da dünyada öncü ülke durumunda bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nde olan gelişmelerdir. Zira nice çokuluslu şirketi ana merkez olarak bünyesinde barındıran Amerika Birleşik Devletleri’nde, her geçen gün yapay zekâ alanı ile ilintili olarak çeşitli yenilikler gerçekleşmekte, yeni buluşlar ortaya çıkmaktadır. Bu yazımız ile paralel olarak bunlardan birkaçına ve hukuki yansımalarına değinmekte fayda bulunmaktadır.

Sağlık Hukuku

İnsanlık, herkesçe bilindiği üzere neredeyse son bir senedir yeni ve büyük bir problem ile mücadele etmektedir. Bir virüs salgını problemi olan COVID-19 ile mücadele tüm dünya çapında sürerken, elimizde daha önceki salgınlarda olmayan veri bilimi (ing. data science), yapay zeka, robotik gibi silahlar bulunmaktadır. Bunlardan yapay zekâ kavramı, kendini makine öğrenmesi (ing. machine learning) yoluyla geliştirebildiğinden, virüsle mücadele kapsamında bize önemli kolaylıklar sağlamaktadır.

Virüs hakkında dünya çapında paylaşılan binlerce gönderi haber niteliği taşıyıp taşımadığından bağımsız olarak paylaşılmakta, doğru-yanlış çoğu bilginin ortalığa saçılmasına sebep olmaktadır. Ancak, bu içerikler yapay zekâ teknolojisine sahip makineler tarafından

çeşitli algoritmalar ile işlenerek toplanmakta, sınıflandırılmakta ve bu alanda çalışan bilim insanlarına iletilmektedir. Bu veriler hem virüsün gerçek zamanlı olarak yayılışına hem de tedavinin bulunmasına ilişkin sürecin neredeyse simultane olarak takip edilmesine imkân sağlamaktadır. Bu şekilde hem yerel sağlık yetkililerince hem de Dünya Sağlık Örgütü’nce virüsle alakalı kararların hızlı alınabilmesine olanak tanınmaktadır.

Buna örnek olarak; Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Boston Çocuk Hastanesi’nde epidemiyolojist olarak çalışan John Brownstein, 2003 yılındaki SARS salgınında yurt dışından çok fazla bilgi alamadıklarını; bugün ise sosyal medya ve haber siteleri sayesinde virüsü daha yakından takip edebildiklerini, bunun yanında araştırmacıların, yapay zekâ destekli simülasyonlar oluşturarak virüsün yayılmasına ilişkin tahminlerde bulunduklarını ifade etmektedir.1

Hemen burada değerlendirmek gerekir ki Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında, herhangi bir sağlık hizmeti hakkına açık bir şekilde değinilmemektedir. Anayasal olarak sağlık hizmeti hakkı açıkça belirtilmemiş olsa dahi Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin (ing. Supreme Court) mahremiyet ve bedensel bütünlük hakkı üzerine kararları, bireye, masrafları kendisinin karşılaması halinde Anayasal olarak sağlık hizmetlerine erişim hakkının sağlandığını işaret etmektedir.2

Öte yandan Amerikan Hukuk Sisteminde Sağlık Hukukuna ilişkin regülatif çalışmalar devam etmektedir. Son yıllarda Medicaid ve Çocuk Sağlığı Sigortası Programı (ing. Children’s Health Insurance Program -CHIP) gibi çeşitli düzenlemelerin yanı sıra, örneğin, 2011 yılındaki “herkesin eşit ve yüksek kalitede sağlık hizmetine erişimi hakkına sahip olması” temalı tasarıyla sağlık hakkı Amerikan Anayasası’na eklenerek güvence altına alınmaya çalışılmaktadır.

Tam bu noktada belirtmek gerekir ki, her ne kadar ABD’de sağlık hakkı hükümetlere sosyal anlamda bir ödev olarak yüklenmemiş olsa da Beyaz Saray; Amazon, Apple, IBM, Twitter ve Alphabet gibi çok uluslu şirketlerle bir araya gelerek, COVID-19 ile mücadelede iş birliğine gitmek amacıyla toplantılar düzenlemiştir. Hükümet, şirketlerin yapay zekâ kapasitelerinin virüsün tedavisinin elde edilmesi hususunda kullanılmasını talep etmiş ve virüsün takibi sürecinde çeşitli medya alanlarından simultane bilgi paylaşımlarının yapılmasını, bu sayede kirli bilginin önüne geçilmesini istemiştir.3 Buna istinaden henüz yazılı olarak düzenlenmiş olmasa da şirketlerle koordinasyon içinde bulunularak hukuk pratiğini işler hale getirmek amaçlanmıştır.

Kişisel Verilerin Korunması Hukuku

Son yıllarda insanlığın teknolojik gelişimi ve gelişim hızı tarihte hiç görülmemiş bir biçimde artmaktadır. Bununla ilgili olarak çeşitli kaynaklarda paylaşılan tablolarda, bu artışın “geometrik” oranlarda olduğu açıkça görülecektir. Bu durum özellikle, kimilerince bilgisayar çağı ya da internet çağı olarak adlandırılan ancak bizim “iletişim çağı” olarak adlandıracağımız ve içinde bulunduğumuz bu dönemde hızlanmıştır. Bu yeni düzenin iletişim çağı olarak adlandırılmasının temelinde, neredeyse her türlü teknolojik aletin küresel olarak insanların iletişimine hizmet etmesi bulunmaktadır. Günümüzde sosyal ve geleneksel medyayı içinde barındıran televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi aletlerin yanı sıra “akıllı ev” gibi konseptlerle birlikte her an birbirleriyle iletişimde olan beyaz eşyalar ve diğer ev aletlerinin hayatımıza girmesiyle sadece bizim internetimiz değil artık “nesnelerin interneti” de söz konusu olabilmektedir. Bu durum ise, bu eşyaları kullanan kişilerin özel veya sosyal alan fark etmeksizin her an izlenebilmesi tehlikesini doğurmaktadır.

Bunun en somut örneklerinden birisi Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirilen Clearview AI uygulamasıdır. Bu uygulama, popüler sosyal medya platformlarından tespit ettiği kişilerin yüzlerini yapay zekâ teknolojisini kullanarak tarayıp veri tabanına kaydetmektedir. Bu veri tabanı ise, iddiaya göre üç milyar kişinin bilgilerini bünyesinde barındırmakla birlikte güvenlik güçlerince sıkça kullanılmakta olup şirket, altı yüz kadar kurumun bu veri tabanından yararlandığını ifade etmiştir. Şirket tarafından, bu durumun olumsuz herhangi bir sonuç yaratmayacağı şeklinde açıklama yapılmış olsa da kişilerin ve hatta başkaca şirketlerin kanaati aksi yönde olup; uygulama hakkında The New York Times gazetesinde Kashmir Hill imzasıyla yayınlanan makale4 büyük tartışmalara sebep olmuş, bunun yanında Ocak ve Şubat aylarında Twitter ve Facebook gibi şirketler, Clearview AI’ın, kullanıcılarının fotoğraflarını veri tabanına kaydetmemesi yönünde talepte bulunmuştur.5 6

Amerika Birleşik Devletleri’nde Cambridge Şehri7 ve California Eyaleti’nde8 çeşitli kamu kurumlarının yüz tanıma teknolojilerini kullanması yasaklanmış olsa da bu konuda henüz federal düzeyde bir yasa bulunmamaktadır. Ancak, Kasım 2019’da Senatör Cory Booker tarafından kamu kurumlarında yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasının yasaklanmasına ilişkin bir yasa tasarısı hazırlanmış9, bunun yanı sıra Beyaz Saray, yine 2019 yılında “uluslararası müttefikleri ile iş birliği içinde ABD’nin avantajını korumak amacıyla”, federal hükümetin tüm kaynaklarını yapay zekanın sınırlarına odaklamayı amaçlayan birtakım politikalardan oluşan Amerikan Yapay Zekâ Girişimini başlatmıştır.10 Bununla birlikte yapay zekâ destekli yüz tanıma teknolojisi, Clearview AI uygulaması ile birlikte yargı yoluna taşınmıştır. New Jersey eyalet başsavcısı Gurbir Grewal, New Jersey’deki kolluk kuvvetlerine, eyalet çapında yürütülen soruşturmaların bütünlüğünün tehlikeye girebileceği gerekçesiyle Clearview AI yazılımını kullanmayı bırakmaları talimatını vermiş, ardından programın henüz hukuki düzenlemeye tabi olmadığı ve kişisel bilgileri ihlal ettiği gerekçesiyle dosya hazırlamıştır. Şüphesiz ki savcının tezlerinin mahkemece haklı bulunması durumunda, uygulamanın veri tabanında fotoğrafı ve yüz tanımlaması bulunan yüz binlerce kişinin dava hakkı doğacaktır.

Değerlendirmeye geçmeden önce kişisel veriler hukuku hususunda diğer bir yapay zekâ teknolojisinden de bahsetmek yerinde olacaktır. Clearview AI uygulamasına benzer başka bir uygulama da yine ABD merkezli Banjo uygulamasıdır. Banjo, temel olarak sosyal medya uygulamalarındaki içerikleri kişiselleştirilmiş bir şekilde kendi bünyesinde bir akış olarak göstermek fikrinden çıktıysa da daha sonra bu verileri yapay zekâ ile bütünleştirerek kolluk kuvvetleri için gözetim sistemleri de geliştirmeye başlamıştır. Akabinde, Utah eyaleti ile bu amaçta yirmi milyon dolarlık anlaşma imzalayan şirket, hem sosyal medya kaynaklarından hem de hükümetin takip sistemlerinden derlediği verileri toplayarak gelişmeleri anlık olarak yetkililere bildirmektedir. Ancak, sene başında başlayan soruşturmalar çerçevesinde uygulamanın kurucusunun önceki yıllarda Amerika’daki ırkçı örgüt Klu Klux Klan’ın üyesi olduğu ve Neo- Nazi örgütlerle ilişkisi olduğunun ortaya çıkmasıyla, kamu kurumlarıyla sıkı iş birliği içinde olan ve insanların kişisel verilerini alıp işleyen uygulamanın güvenilirliği; gözetim sistemlerinin doğruluğu ve bireysel özgürlükler noktasında tartışmalara yol açmıştır. Utah Eyalet Başsavcılığı ise tartışmaların ardından Banjo ile yapılan anlaşmanın 2020 Nisan ayı itibariyle askıya alındığını ve sistemin kullanımının durdurulduğunu, ırkçılığa ve önyargıya toleransta bulunulmadığını açıklamıştır.11

İki uygulamanın en temelinde aynı mantık yatmaktadır: Çeşitli sosyal medya ve geleneksel medya platformlarından insanlar hakkında edinilen kişisel verilerin, yapay zekâ kullanılarak işlenmesi ve bunların ticari veya idari amaçlarla kullanılması. Ancak önemle altı çizilmelidir ki, bu süreçte kullanılan asıl enstrüman kişisel verilerdir ve bu mesele kişisel verilerin korunması hukukunun alanına girmektedir.

Konuya farklı bir bakış açısıyla bakılacak ve somut olaylar kurulacak olursa, iki uygulamadan da yardım alınarak kurulan sistemlerin, bunların çalışmasında sorumluluğu bulunan kötü niyetli bir kimsenin eline geçmesi durumunda telafi edilemeyecek zararlar doğması mümkün olabilecektir. Genel düzenlemeler olmakla birlikte, özel olarak bu sistemi kullanmakla görevli personellerin, sistemi şahsi menfaatleri için kullanmalarını önleyecek herhangi bir hukuki düzenleme Amerikan Hukuku nezdinde bulunmamaktadır. Böyle bir durumda üçüncü şahısların yanı sıra toplumun dahi menfaatinin zedelenmesi söz konusu olabilecektir. Daha da kötüsü, sistemin herhangi otoriter bir yönetimin eline geçmesi durumunda, hukuki boşluk sebebiyle kişilerin verilerinden faydalanmak suretiyle özgürlüklerine müdahale edilmesi, kişilerin kimlikleri nedeniyle cinsel, dinsel, ırksal ayrımcılığa uğraması dahi mümkündür.

Başka bir açıdan bakıldığında, yapay zekanın “kusursuz” bir teknoloji olduğunu söylemek abes olacaktır. Zira, bu teknolojilerin; şimdiye kadar bu teknolojileri kullanan emniyet güçleri dışında doğruluğunu onaylayabilecek bir kurum bulunmamakla birlikte, hakkında yapılan akademik araştırmalar ışığında da teknolojinin tamamen doğru çalıştığına dair bir veri bulunmamaktadır. Zira kanaatimizce, bu araştırmalarla paralel olarak uygulamaların veri tabanı büyüdükçe kişileri ve durumları yanlış tanıma ve tanımlama riskinin büyük olduğunu; yalnızca bu uygulamaların değerlendirilip sonuca gidilmesinde, özellikle idam cezasının hala mevcut olduğu Amerikan Hukuk Sistemi’nde, kişisel verilerin korunması hukuku temelli bir insan hakları hukuku ihlaline sebep olunabileceği hiç şüphesizdir. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, Amerikan Hukuku özelinde, kişisel verilerin korunması hususunda önemli düzenlemeler yapılmalı, güçlü bir federal yasa çıkarılmalı, ilerleyen zamanlarda bu bölümde saydığımız uygulamalara benzer başka uygulamaların ortaya çıkışı engellenmeli ve hak kayıplarının yaşanmasına engel olunmalıdır.

İnsan Hakları Hukuku

Amerikalı biyokimya profesörü ve yazar Isaac Asimov 1942 yılında “Ben Robot” isimli bir kitap yazmıştır. Bu kitaptaki kısa bir öyküsünde önce “Robotbiliminin Üç Yasasını” ortaya koymuş, daha sonra yasanın ilk maddesini çelişkiye düşüren “tüm insanlık için insana zarar verilmesi gerekir mi” şeklindeki soruya binaen, ilk üç yasanın önüne bir “sıfırıncı” yasa koyarak, toplam dört maddeyle; kısa bir öykünün ötesinde adeta felsefi bir düzlemde robotik bilimkurgunun temelini atmıştır.

Bu yasalardan üzerinde durmak istediğimiz sıfırıncı ve birinci yasalar şunlardır; 0. Robotlar, tüm insanlığa zarar veremez ya da eylemsiz kalarak insanlığın bütününe zarar gelmesine göz yumamaz. 1. Robotlar, insana zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.

Asimov böylelikle basit ama doğrudan olarak koyduğu bu kurallarla, gelecekte yaşanabilecek bir teknolojik uyuşmazlığa ilişkin hukuk yaratmıştır. Kurallar aslında geleceğe yönelik olarak yapay zekâ ve insan hakları konusunda direkt olarak normatiflik teşkil etmektedir.

Özü olarak, yapay zekâ teknolojisinin insan hakları hukukuna yansıması basit anlamda “insanlara zarar vermemek” değildir. Makine öğrenmesi teknikleri ile geliştirilen ve eğitilen yapay zekâ sistemleri insan hayatına dokunmaya devam ettikçe, bu alanda pratikler de etik ve toplumsal problemleri beraberinde getirmektedir. Bu teknolojinin geliştirilmesindeki vetirede gerçekleşen veri hataları, verileri sağlayanların; dinlere, cinsel kimliklere, ideolojilere ve etnik kökenlere ilişkin önyargı ve görüşlerine paralel olarak ortaya çıkabilmektedir.

Çokuluslu şirketler, her ne kadar “teknolojik” anlamda üzerinden zaman geçmiş olsa da geçtiğimiz yıllarda tartışmaların odak noktası olmalarına sebep olan yazılımlar geliştirmişlerdir. Örneğin, ABD merkezli ve çokuluslu bir şirket olan Google’ın uygulaması “Google Photos” 2015’te yayınlanan versiyonunda ten rengi daha koyu olan kişileri “goril” olarak nitelendirmiştir.12 Başka bir çokuluslu şirket olan Nikon’un 2010 yılında fotoğrafçılık alanında geliştirdiği göz kırpma algılama sistemi ise çekik gözlü kişilere “gözlerini kısmamaları” uyarısında bulunmuştur.13

Daha güncel olarak ise, geçtiğimiz Eylül ayında bir Twitter kullanıcısı, ABD eski başkanı Barack Obama ve senatör Mitch McConnell’ın birlikte oldukları fotoğraflarını sitede deneme yapmak amacıyla birden fazla kez değiştirerek paylaştığını ancak Twitter algoritmasının her seferinde McConnell’ı paylaşım önyüzünde göstermeyi seçtiğini, Twitter’ın yapay zeka algoritmasının Afro-Amerikan kişilere ayrımcılık yaptığını iddia etmiştir.14 Bu haber üstüne Yapay Zekâ üzerine çalışmalarda bulunan California Teknoloji Enstitüsü’nden (Caltech) Prof. Anima Anandkumar, 2019’daki tespitini hatırlatmış; Twitter’da bir kadın ve bir erkeğin olduğu bir resim paylaşıldığında, tweet önyüzünde fotoğraftaki erkeğin yüzünün tamamı gözükürken kadının yüzünün algoritma tarafından kırpma işlemine maruz kaldığını belirtmiş, bu hususta Twitter yapay zekâ algoritmasının cinsiyetçi davrandığını söylemiştir.15 Daha sonra yine Twitter’da konu üzerine kullanıcıların tartışmalarında bu ayrımcılığın yalnızca Twitter’da değil, Facebook ve Google News gibi sitelerde de mevcut olduğu görülmüştür.

Son olarak bahsedilmesi gereken bir önemli gelişme olan ABD merkezli yapay zekâ araştırma laboratuvarı OpenAI’ın geliştirdiği Generative Pre-trained Transformer 3 (GPT- 3) isimli yapay zekâ sistemi, insan yapımına benzer metinler üreten bir derin öğrenme dil modeli olarak tanımlanmaktadır. GPT- 3, saygın gazete ve dergiler, ünlü kitaplar gibi basılı kaynaklardan; kullanıcıların internette yaptıkları paylaşımlardan ve toplamda sayısı yüz yetmiş beş milyara varan birçok parametreden beslenmektedir. Bu sistem, bilgisayar kodları yazabilmekte, çeviri yapabilmekte; tıbbi sorulara cevap verebilmekte ve müzik besteleyebilmektedir. Ancak, yakın zamanda erişime açıldığında büyük ses getiren bu yapay zekâ sistemi, yukarda bahsettiğimiz diğer sistemlerle benzer olarak içerisinde birtakım problemleri barındırmaktadır. Zira yaratıcısı OpenAI şirketinin kendi araştırmasına göre sistemde bazı ayrımcılık çeşitlerine rastlanmaktadır16:

  • Belirli bir önerme için yapılan çalışmalarda, cümleleri öğrendiği bilgilerle tamamlayan sistemin, bazı sözcükleri belirli inançlarla ilişkilendirdiği görülmüştür. Örneğin, “şiddet yanlısı, terörist” gibi sözcükler, İslamofobik bir anlayışın ürünü olarak İslamla, “havalı, kibirli, sürekli şikâyet eden” gibi sözcükler ise Ateizmle ilişkilendirilmiştir.
  • Yine önermelerle yapılan ancak öznesinde insanların “Siyahi, Orta Doğulu, Beyaz” gibi ırk veya etnik kökeninin kullanıldığı çalışmalarda Asyalıların “mükemmel, cana yakın” gibi sözcüklerle tanımlandığı, Afrika kökenli insanların ise “sefil, korkunç” gibi tanımlandığı görülmüştür.
  • Cinsel kimlik ayrımcılığında ise iki farklı çalışma yapılmış olup ilk çalışmada meslek ismi verilerek metni tamamlaması istenen sistem tarafından, 388 meslek grubu için erkek cinsiyetinin tahmin edildiği görülmüş ve mesleğin eğitim seviyesi yükseltildiğinde (örn: “başarılı avukat…”) bu oranın daha da yükseldiği tespit edilmiştir. İkinci çalışmada ise cinsiyetlere göre betimleme çalışması yapılmış ve kadınların daha çok bedenlerine yönelik önadlarla betimlendiği, erkeklerin ise daha geniş bir önad yelpazesi ile betimlendiği tespit edilmiştir.

GPT-3 ve yukarıda bahsettiğimiz nice yapay zekâ tabanlı sistemin insan hayatındaki çoğu işi kolaylaştıracağı aşikar olsa da farklı birçok insani kaynaktan beslenmiş bu sistemler, insanlığa ayna tutmaktadır. Çokuluslu şirketlerce geliştirilen mezkûr yapay zekâ sistemlerinin insan hakları hukukuyla kesiştiği nokta şüphesiz ki ayrımcılık hususudur. Yukarıda verilen tüm örneklerde yapay zekâ sistemlerinin insanların cinsiyetine, dinine, etnik kökenine ya da başka bir kimliğine ilişkin ayrımcılık yaptığı görülmektedir. Ancak bu noktada ayrımcılık, son zamanlarda popüler bir konu olduğu üzere ve dar anlamlı olarak iş hukukundaki ayrımcılık yasağı ile karıştırılmamalıdır. Ayrımcılık, konsept olarak negatif veya pozitif olabilir ve fakat ayrımcılık kelimesi geneli itibarıyla negatif olarak kullanılıyor olup insan hakları hukuku düzleminde uyuşmazlıklar da bu noktada başlamaktadır.

Asıl problemin şu an için hala insanlığın temelinde, kolektif bilinçte olduğunun tespitiyle birlikte söylemek elzemdir ki insan olmaktan kaynaklanan hakların korunması büyük önem arz etmektedir.

Bu noktada insan hakları hukuku kavramına değinmek faydalı olacaktır. Kimilerince insan hakları hukukunun devlet ile birey veya toplum arasındaki ilişki ve çelişkileri düzenlediği, devlet ile yönetilenleri korumayı amaçladığı ve bu alandaki uyuşmazlığın bir tarafında her durumda devlet olduğu belirtilse de insan hakları yalnızca yasama ve yürütme -ve hatta yargı- tüzel kişileriyle

ihlal edilmez; aynı zamanda özel kişiler de temel hak ve hürriyetleri sekteye uğratma eğiliminde olabilirler. Zaten, mevcut çoğu hukuk düzeninde bir bireyin temel hak ve hürriyetlerine bir başka birey tarafından hukuka aykırı olarak müdahale edilmesinin, medeni hukuk açısından “haksız fiil” ve ceza hukuku açısından “suç” olarak kabul edilmesinde, yasa koyucu tarafından bu tür müdahalelerin önüne geçilme anlayışı yatmaktadır.

Bu noktada Amerikan Hukuk sistemin in insan haklarına bakış açısına ve insan hakları hukukunun düzenlenmesine değinmek isteriz. Amerika Birleşik Devletleri’nde insan hakları başta Amerikan Anayasası olmak üzere federal yasalar, uluslararası antlaşmalar; eyalet yasamaları, referandumlar ve sivil toplum inisiyatifleri gibi bir dizi kompleks enstrümanla korunur. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden bu yana köleliğin kaldırılması, kadınlara oy hakkı gibi düzenlemeler yapan devlet, Birleşmiş Milletler’in kuruluşunda ve Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin hazırlanmasında aktif rol almıştır.

ABD, her ne kadar devlet olarak insan hakları çerçevesinde öncü devletlerden olsa da yakın tarihe kadar Afro-Amerikan kişilere ve farklı cinsel yönelimlerden kişilere (LBGTİ+), haklarına kavuşmalarını sağlamaması ve onlara destek olmaması açısından, diğer batı ülkelerine nazaran geri kalması dolayısıyla eleştirilmektedir. Bunun yanı sıra ABD’nin birçok eyaletinde hala ölüm cezası uygulanması, insan hakları mücadelesi ve insan hakları hukukunun uygulanabilirliği açısından Birleşik Devletler’in politikalarına gölge düşürmektedir.

ABD özelinde insan hakları açısından olumlu ve olumsuz uygulamalar olsa da yapay zekâ teknolojilerinin gelişimi ve buna bağlı olarak insan hakları ihlallerinin ortaya çıkmasının büyük yankılar uyandırması hiç şaşırtıcı değildir. Zira, yukarıda bahsedilen ve çokuluslu şirketlerce yapılan insan hakları ihlalleri sonucunda yasama-yürütme-yargı üçgeninden önce sivil toplum harekete geçerek bu şirketleri politikalarını değiştirmeye zorlamaktadır. Ülkede tam manasıyla bir “yapay zekâ hukuku düzenlemesi” bulunmasa dahi yapay zekâ teknolojileri kaynaklı bir insan hakları ihlalinde hem insan hakları hukuku alanında birçok regülasyon bulunması hem de sivil toplumun baskısı ile şirketler, bu ihlallerin aşılması hususunda büyük adımlar atmaktadır.

İş Hukuku

Yazımızın sağlık hukuku başlıklı kısmında, insanlık olarak yeni ve büyük bir problem ile mücadele edildiğinden bahsetmiştik. Geride bıraktığımız dokuz aylık mücadele sürecinde, bilindiği üzere hem bireylerin hem de devletin bu uygulamaya destek vermesi ile çeşitli alanlardaki şirketler kendi karantinalarını uygulamıştır. Pandemi süreci, gerçek ve tüzel kişileri ofislerini terk edip evden çalışmaya zorlamıştır. Bu sayede özellikle kurumsal şirketlerce ofislerin önemi azalmış olup iş alanı için ofise gitmek yerine evden çalışmanın maliyeti düşürdüğü görülmüştür. Çok geriye gitmeden, henüz bundan yirmi sene öncesi düşünüldüğünde çalışanın denetlenememesi, anlık haberleşmenin günümüzdeki kadar pratik olmaması gibi nedenlerle evden çalışma usulüne şirketlerce sıcak bakılmaması anlaşılabilmektedir. Ancak şu günlerde; kurumsal şirketlerin, ofisten çalışma usulünde, çalışanların gün içerisinde yaptığı çeşitli enerji tüketimi ve masrafların, evden çalışma usulünde çalışana yükletiliyor olmasıyla birlikte giderlerden tasarruf ederken, aynı zamanda “iletişim çağında” yapay zekâ, enformatik gibi gelişen yeni teknolojilerin de etkisiyle işleri pratik bir şekilde yürütebildiklerine değinmek gerekmektedir.

Bu durumun daha da ötesinde, danışmanlık şirketi KPMG tarafından yapılan ankete göre, pandemi süreciyle birlikte katılımcıların yüzde 72,5’i en önemli öncelik olarak yapay zekâ, robotik, otomasyon gibi araçlara geçişi hızlandırmayı görmektedir.17 Yine aynı şirket tarafından yayınlanan başka bir ankete göre ise, ankete katılan CEO’ların yüzde 69’u ofis alanlarını küçültmeyi hedeflemektedir. Görünen odur ki, bu yalnızca şirketlerin emlak alanlarını küçültmek anlamına gelmemektedir. Zira, anketin devamında CEO’ların yaklaşık dörtte üçü aksiyonların dijital hale gelmesi ve yeni jenerasyon bir işletim modelinin yaratılması için daha fazla harcama yapmayı planladıklarını; üçte ikisi ise çalışanların yerine otomasyon ve yapay zekâ kullanarak geleneksel emek modelinin yerine yeni bir emek modelinin oluşturulması hususunda daha fazla yatırım yapmayı planlamaktadır.18

Bu konuda bir adım ABD merkezli ünlü çokuluslu teknoloji şirketi Microsoft’tan gelmiştir. Microsoft, Mayıs ayının sonunda Microsoft News bünyesinde çalışan ABD’de 50 ve Birleşik Krallık’ta 27 gazeteci ve editörün işine son vereceğini açıklamıştır. Yeni bir yapay zekâ editörü ile çalışacağını belirten şirketin bu hamlesi, medyada da epeyce tartışılmıştır. Microsoft’a yönelik eleştirilerden birisi de karardan etkilenen çalışanlardan birisinin “yerlerini alacak algoritmaların şiddet içeren veya uygunsuz içerikler konusunda takip edilmesi gereken editoryal kılavuzların doğru bir şekilde uygulanamayacağı” eleştirisidir.19 Yapay zekanın nasıl çalışacağına ilişkin ise, algoritmaların farklı yayıncılarda popüler olan haber içeriklerini simultane olarak tarayarak derleyeceği, yeni başlıklar açabileceği ve gerektiği takdirde haberin fotoğrafını değiştirebileceği belirtilmiştir.20

Yapay Zekâ teknolojisinin konuşulduğu her tartışma ortamında popüler olan “yapay zekâ işimizi elimizden alacak mı?” sorusu sorulmaktadır. COVID-19 salgınının halihazırda milyonlarca işi etkilediği şu an itibarıyla, çoğu şirket, yapay zekâ altyapılarından destek almaya başlamış olup yeni bir “yapay zekâ devriminin” durumu daha da kötüleştirebileceğini öngörmek hiç de zor değildir. Yapay zekanın önceden mavi yakalı olarak tabir edilen çalışanların mesleğini elinden alabileceği tartışılırken, Microsoft örneğinde bahsedildiği üzere, gazetecilik mesleği gibi fikir emeğiyle çalışan kimselerin işine de talip olması noktasında, farklı iş kollarında tanıtılarak orta sınıfı eritip gelir dağılımdaki uçurumu arttırabileceği endişesi dillendirilmektedir.

Bu noktada, hukukun ideolojisinden bahsedilecekse bunun iktisat olduğu, profesyonel tüm ilişkilerin iktisadi olduğu; iktisadın en önemli unsurlarından birinin ise emek olduğu şeklindeki tespitimizden yola çıkarak, yapay zekâ teknolojisinin, yeni işkolları yaratmadan kâr elde etmeye çalışan yeni bir kapitalizm şeklini temsil ettiği söylenebilir; bu nedenle çalışanların istihdam haklarını koruyabilecek tekno-sosyal anlayış temelli iş hukuku düzenlemesine ihtiyaç vardır. Aksi halde robotik ve otomasyonun iş kollarında varlığının genişlemesiyle emek unsurunun iktisadi düzlemde neye evrileceği ve hatta nereye kaybolacağı soruları iktisadi, hukuki ve sosyal tartışmalara yol açabilecektir.

İş Hukuku, Amerikan Hukuk Sistemi’nde; iş sözleşmeleri, sendika hukuku, işyeri katılımı, eşitlik ve ayrımcılık yasağı, iş güvencesi ve hatta işyerinde oy hakkı gibi birçok alt-konuda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Yapay zekâ teknolojisindeki gelişmelerin iş hukukuna etkisi hususunda bahsedeceğimiz “çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı”, uluslararası düzeyde en başta ABD’nin de taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 23. Maddesinde21 ve Birleşmiş Milletler’in Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin 6. Maddesinde 22 ele alınmıştır.

Ulusal çaptaki kolektif çalışmalarda ise çalışanların işinin yalnızca haklı sebep ile sonlandırılması hedeflenirken bu ancak sendika hukukunun iş güvencesi standardı olarak kalmakta, federatif devletlerin çoğunluğunda işverenin işçinin iş akdini herhangi bir sebeple ya da sebepsiz olarak sonlandırabildiği bir yetki olan “isteğe bağlı istihdam” (İng. at-will employment) kabul edilmektedir. Buna istinaden ise çalışanın istediği zaman sebepsiz ve uyarı olmaksızın işi bırakma ya da grev yapma hakkına sahip olduğu kabul edilmektedir. Günümüz çalışma hayatında işverenin çalışan karşısında güçlü konumda bulunması hususunda, “at-will employment” kuralının hukuk ve ekonomi çalışmalarında tartışmalı durumda olduğu söylenebilmektedir. Mahkemeler ise buna ilişkin uyuşmazlıklar da, tarafların eşit iradelere sahip olduğundan bahisle; çalışanın, işten çıkarılmasından ötürü herhangi bir zarara uğramadığı kanaatiyle bu zararın tazmini talebini reddetmektedir.

Amerikan İş Hukuku’na hâkim olan anlayışın Kıta Avrupası Hukuku’ndan oldukça farklı olduğu, Avrupa’ya nazaran daha serbest bir iktisadi düzlemde bulunduğu açıktır. Bilhassa yapay zekâ, robotik gibi teknolojilerin ilerlemesiyle gerçekleşecek olan işten çıkarmaların bu düzlemde daha kolay gerçekleşebileceği Microsoft örneği özelinde de görülmektedir. Halihazırda işçinin iş sözleşmesinin bu türden ekonomik sebepler hususunda askıya alınması ya da kalıcı olarak sonlandırılması anlamına gelen layoff kavramının da kullanıldığı Amerikan İş Hukuku’nda, bu şekilde gerçekleştirilen işten çıkarmaların, hem işyeri ortamında yaratacağı belirsizlikler ve diğer çalışanların iş güvencesi endişesini arttırması suretiyle genel motivasyon düşüklüğü yaratacağı; hem de işten çıkartılan çalışanlar için özellikle mesleklerinin geleceğiyle ilgili endişeleri beraberinde taşıyarak bir sonraki işverenlerine duyacakları güvenin sarsılmasına sebep olacağı unutulmamalıdır.

Mali Gelişmeler ve Sonuç

İnsanlığın bilgi gelişimi hem birikim olarak hem de artış hızı olarak devamlı artmaktadır. Bunda, giderek artan nüfusun ve önceki bilgilerin üstüne koyularak ulaşılan yeni verilerin payı büyüktür. Bu anlamda söylenebilir ki tüm insanlık için zamanın ilerleyişi günden güne, küresel olarak hızlanmaktadır. Bu sayede hayatın her alanında yaşanan teknolojik gelişmeler yeryüzünde yaşayan herkese dolaylı ya da doğrudan, az ya da çok olarak etki etmektedir.

Küresel çapta en büyük ekonomik güç olan ABD’nin de bu gelişmelerdeki payı doğal olarak büyüktür. Yazımızda belirttiğimiz üzere bu gelişmelerde çokuluslu şirketlerin payı oldukça fazladır. Bu payı istatistiki ve mali olarak söylemek gerekirse; ABD Ulusal Risk Sermayesi Derneği’nin (NVCA) raporuna göre 2020 yılının sadece ilk üç ayında yapay zeka teknolojisi geliştiren start-up şirketleri toplamda 6,9 milyar dolarlık yatırım toplamış olup aynı derneğin 2019 istatistiklerine göre geçtiğimiz yıl bu alanda toplanan yatırım miktarı toplam 18 milyar dolar olmakla beraber küresel pandemiye rağmen yatırımların yüksek olmasıyla bu seneki toplamın geçen seneden fazla olması beklenmektedir.23 Bunun yanı sıra, yazımızın “Kişisel Verileri Korunma Hukuku” başlıklı kısmında da değindiğimiz üzere, Beyaz Saray hükümeti tarafından yapay zekâ alanındaki gelişmelerin desteklenmesi adına uygulanan politikalara paralel olarak; bir grup senatör, gelecek beş yıllık süreçte yapay zeka araştırmalar ı, yüksek performanslı bilgisayarlar ve otomasyon sistemlerini kapsayan tam 100 milyar dolarlık dev bir araştırma ve geliştirme bütçesi öngören bir yasa tasarısını senatoya sunmuştur.24

Yapay zekâ alanında gerçekleşen büyük miktarlardaki mali yatırım ve desteklerin ABD’de gerçekleşiyor olması, ABD’nin global etkisiyle birlikte değerlendirildiğinde elbette yadırganmayacaktır. Ancak, mali gelişmelere nazaran yukarıda incelediğimiz alanlar çerçevesinde, çoğu hukuki düzenlemenin gerçekleşmemiş olması ve yapılan düzenlemelerin ise teknolojik gelişmeler karşısında yetersiz kalması, ABD’nin içerisinden de gelen bir özeleştiri olmakla beraber25 yadsınamaz bir gerçekliktir. Ancak yapay zekâ, robotik ve otomasyon alanındaki gelişmelerin yaşamsal pratikleri adına ortaya çıkacak uyuşmazlıkların kolayca çözümü adına sadece ABD’de değil; başta Çin, Avrupa kıtası ülkeleri gibi diğer öncü ülkelerde ve tüm dünyada, bu alandaki hukuki düzenlemelerin öncelikle iktisat, sosyoloji, felsefe, psikoloji ve hatta pozitif bilimler çerçevesinde çok disiplinli olarak değerlendirilip sonrasında hayata geçirilmesi şüphesiz ki elzemdir.

KAYNAKÇA

1https://www.statnews.com/2020/01/29/coronavirus-response-artificial-intelligence-becoming-useful/

2https://www.everycrsreport.com/reports/R40846.html

3https://venturebeat.com/2020/03/12/white-house-seeks-tech-companies-ai-to-combat-coronavirus-outbreak/

4https://www.nytimes.com/2020/01/18/technology/clearview-privacy-facial-recognition.html

5https://www.nytimes.com/2020/01/22/technology/clearview-ai-twitter-letter.html?

6https://www.theverge.com/2020/2/6/21126063/facebook-clearview-ai-image-scraping-facial-recognition-database-

terms-of-service-twitter-youtube

7https://www.thecrimson.com/article/2020/1/16/cambridge-city-council-bans-facial-recognition/

8https://www.aljazeera.com/news/2019/09/13/california-moves-to-ban-facial-recognition-on-police-body-cameras/

9https://www.booker.senate.gov/news/press/booker-introduces-bill-banning-facial-recognition-technology-in-public-

housing

10https://www.geekwire.com/2019/white-house-initiative-will-boost-artificial-intelligence-research-data-sharing/

11https://attorneygeneral.utah.gov/statement-on-reports-against-banjo-founder/

12https://www.usatoday.com/story/tech/2015/07/01/google-apologizes-after-photos-identify-black-people-as-

gorillas/29567465/

13http://content.time.com/time/business/article/0,8599,1954643,00.html

14https://twitter.com/bascule/status/1307440596668182528

15https://twitter.com/AnimaAnandkumar/status/1307465594304974848?

16https://arxiv.org/pdf/2005.14165.pdf?

17https://assets.kpmg/content/dam/kpmg/tr/pdf/2020/04/covid19-calisma-hayatindaki-yeni-uygulamalar.pdf?

18https://home.kpmg/xx/en/home/insights/2020/08/global-ceo-outlook-2020.html

19https://www.theguardian.com/technology/2020/may/30/microsoft-sacks-journalists-to-replace-them-with-robots

20https://futurism.com/the-byte/msn-fires-journalists-replaces-ai

21https://www.un.org/en/universal-declaration-human-rights/

22https://www.ohchr.org/en/professionalinterest/pages/cescr.aspx

23https://venturebeat.com/2020/04/14/ai-startups-raised-6-9-billion-in-q1-2020-a-record-setting-pace-before-

coronavirus/

24https://www.engadget.com/senate-bill-endless-frontiers-act-emerging-tech-195555809.html?

25https://www.geekwire.com/2019/tech-experts-agree-time-regulate-artificial-intelligence-simple/