Erkler Ayrılığının Farklı Görünüm Biçimleri ve Türleri
Klasik anlamda kuvvetler ayrılığı teorisi, insan hak ve hürriyetlerini devlete karşı güvence altına almak amacıyla devlet iktidarının farklı organlar arasında paylaştırılması suretiyle sınırlandırılmasını konu edinir. Ancak kuvvetler ayrılığı ifadesinin egemenlik kavramından farklı olduğunu belirtmek gerekir. Nitekim Özbudun’un da ifade ettiği gibi egemenlik veya devlet kudreti tek olup bölünemezdir. Ancak kuvvetler ayrılığına konu olan yasama, yürütme ve yargı ise devletin egemenliğinin farklı organlar vasıtasıyla vatandaşlar üzerinde tezahür eden fonksiyonlarıdır. Bugün hemen hemen tüm çağdaş demokratik devletlerin anayasalarında kendisine yer bulan bu teorinin siyasi bir ilke olarak ilk hali, bilinenin aksine Montesquie tarafından değil Aristo tarafından ortaya atılmıştır. Montesquie ise kuvvetlerin ayrımını hukuki kavramlarla açıklamıştır. Onun akabinde John Locke, James Madison (Amerikan anayasasının fikir babası olarak bilinir fren-denge sistemi açısından) gibi düşünürlerde teoriye büyük oranda katkı sağlamışlardır.
Modern devletin, dünyadaki gelişmelere paralel olarak icra ettiği fonksiyonlarının nicelik olarak artması ve nitelik olarak ise daha girift hale gelmesi nedeniyle devlet kudretinin görünüm biçimleri, bu fonksiyonları icra eden organlar ve iş görme biçimleri oldukça karmaşık bir hale gelmiştir. Ancak devlet iktidarının sınırlanması gereksinimi bu durumda daha da zorlaşmakla birlikte insan hak ve hürriyetlerinin güvencelerinin zayıflaması tehikesine karşı da daha gerekli bir hale gelmiştir. Bu gereklilik karşısında anayasa teorisinde kuvvetler ayrılığının klasik olanların yanında farklı görünüm biçimleri de ortaya çıkmıştır. Aşağıda kuvvetler ayrımının farklı görünüm biçimleri ayrıntılı bir şekilde incelenecektir.
I. Yatay (Vertical) Kuvvetler Ayrılığı
Aynı zamanda fonksiyonel, işlevsel ve klasik kuvvetler ayrımıdır. Montesquieu’nun formülasyonu bununla sınırlıdır. Devletin egemenliğinden kaynaklanan yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç temel fonksiyonunun farklı organlar tarafından gerçekleştirilmesini ifade eder. Yargı her hükümet sistemi içerisinde bağımsız bir yapı arz etmekle birlikte yürütme ile yasamanın birbirinden ayrılması, öngörülen hükümet sistemine göre sert yahut yumuşak olabilir. Sert kuvvetler ayrılığı bugün ABD’de orjinal örneğini görmüş olduğumuz başkanlık sistemidir. Başkanlık sisteminde yasama (Kongre) ve yürütmenin (Başkan) göreve gelişleri bağımsız seçimler aracılığıyla olur. Yasama ve yürütmenin birbirlerinin görevini sonlandırma, fesih yetkisi yoktur; birbirlerine karşı sorumlu değildirler ancak aralarında veto veya bütçe gibi silahlarla fren-denge (checks and balances) sistemi oluşturulur. Kuvvetler arasında mutlak bir ayrılık olduğu için başkanın kanun teklif etme yetkisi olmadığı gibi aynı kişi hem yasama ve hem yürütmede görev de alamaz. Özbudun, taşıdığı riskler dolayısıyla başkanlık sisteminin belirli bir siyasi kültürel arkaplan gerektirdiği ve bu yüzden bu sistemin Amerika’nın nevi şahsına münhasır olduğunu savunmaktadır. Devletin kuvvetleri arasındaki ayrım daha sık uygulamasına rastlamış olduğumuz yumuşak kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter sistem şeklinde de olabilir. Bu sistemin en temel özelliği yasama organı içerisinden doğan yürütmenin yasamaya karşı sorumlu olması ve güvensizlik oyuyla düşürülebilmesidir. Yürütme iki başlıdır. Yetkisiz ve sorumsuz Cumhurbaşkanı yanında, parlamento üyeleri tarafından genellikle parlamaneto üyeleri arasından seçilen Bakanlar Kurulu yürütmeyi teşkil eder. Bu sistemde, yasamanın yürütmeyi görevden alabilmesine karşılık bir denge unsuru olarak, yürütme organının da yasama organını feshetme yetkisi vardır. Yürütme kanun teklifleri veya tasarıları ile yasama faaliyetlerine katılabilir. Görüldüğü üzere kuvvetlerin ayrı olması esas olsa da bunun ne ölçüde olacağı ve organlar arası ilişkiler hükümet sistemlerine göre farklılık arz etmektedir. Klasik literatürde bilinen anlamda bir avantaj ve dezavantaj kıyası mevcuttur bu iki erkler ayrılığı biçimi için. Ancak hiçbir karşılaştırmalı ampirik yahut teorik veri bizlere kuvvetler ayrılığında benimsenecek olan başarılı bir sistemin, tekil olarak toplumun siyasi kültürü ve tarihiyle doğrudan doğruya alaka içerisinde olması gerektiğini unutturması gerekmektedir.
II. Dikey (Horizontal) Kuvvetler Ayrılığı
Yatay kuvvetler ayrılığı ile birlikte benimsenmesi esasında adem-i merkeziyetçiliği ifade eder. Dikey anlamda iktidar paylaşımının olmadığı bir yerde devletin sınırlandırılmasının kontrolü oldukça güçleşir. Her merkezileşme tecrübesi bunu bize göstermiştir. Burada devlet iktidarı merkezi ve yerel yönetimler arasında belirli kurallar çerçevesinde paylaştırılmıştır. Ademi merkeziyet idari ve siyasi olmak üzere iki türdür. İdari ademi merkeziyet, merkezden yönetimin bir takım hizmetlerin görülmesindeki sakıncalarını gidermek amacıyla merkezin, üzerinde hiyerarşik değil idari vesayet yetkisine sahip olduğu, kendi hukuki statüsünü belirleme yetkisine sahip olmayan, kanunlar çerçevesinde bağımsız karar alma yetkisini haiz, bağımsız kamu tüzel kişileriyle idari yetki paylaşımıdır ve belediyeler en bilinen örneğidir. Son zamanlarda üniter devletin bu saf biçiminde bölgeli devlet gibi daha ılımlı bir modele geçildiği de görülmektedir. Siyasi ademi merkeziyet ise devlet iktidarının, federal devlet ile federe devletler arasında, ABD örneğinde olduğu gibi sert bir anayasayla güvence altına alınarak paylaştırılmasıdır. Federal devlet yapılanmasında; “federe devletlerin federal yasama organına devlet olarak katılma” ve “federe devletlerin eşitliği” ilkeleri, federal yasama organının iki meclisli (Senato ve Temsilciler Meclisi) olması sonucunu doğurmuştur. Bununla birlikte; her federe devlet kendi yasama, yürütme ve yargı organlarına da ayrıca sahiptir. Federe devletler ile federal devlet arasındaki uyuşmazlıklarda anayasal hakem rolünde Federal Yüksek Mahkeme bulunur. Kabaoğlu, AB örneğinde olduğu gibi adeta iki katmanlı erk yapısı içerisinde ulus-üstü erkler ile ulusal erkler arasında da ikinci bir dikey erkler ayrımının olduğunu ve bunun federalizm öncesi dönem olarak adlandırılabileceğini düşünmektedir. Devletlerin dikey kuvvetler ayrılığında benimseyecekleri model siyasi tarihleriyle doğrudan alakalıdır. Türkiye gibi katı merkeziyetçi ve üniter yapılarına düşkün devletlerde merkezi yönetim, idari ademi merkeziyet konusunda dahi zaman zaman tarihi reflekslerle ve güvenlikçi politikalar nedeniyle kuvvetler ayrılığı ve dolayısıyla yerel organlarla iktidar paylaşımına sınırlı düzeyde izin vermektedir. Bu ise vatandaşların devlet iktidarına katılmını sınırladığı gibi kamusal hizmetlerin görülmesini yavaşlatmakta ve rekabetçi dünya şartlarına uyum sağlamak isteyen yerel odakların oluşmasına da engel olmaktadır. Türkiye özelinde bu düşünce hakim olsa da dikey kuvvetler paylaşımında hangi tür ademi merkeziyetçiliği benimsenmesi demokratik yönetimin varlığına işaret etmez doğrudan. SSCB ve ABD her ikisi de federasyon olmakla birlikte demokratik farklılıkları ortadadır.
III. Zamansal (Temporal) Kuvvetler Ayrılığı
Bu ayrım öncelikle devlet iktidarını paylaşan kimselerin bu yetkilere demokratik usullere göre yapılmış seçim süreleri ile sınırlı olarak sahip olmalarını ifade eder. Ancak seçimsel demokrasilerde yönetimin 4 veya 5 yıl gibi bir zaman sonra yetkisini kaybetmemek için yeniden seçimi kazanmak mecburiyeti altında olması yeterli görülmüş olsa da, katılımcı demokrasilerde devlet iktidarının sınırlanması açısından sadece seçim şartı yeterli görülmemiştir. Bu nedenle kimi ülkelerde yürütmenin başı olarak devlet başkanının seçilmesine dönem sınırlaması getirilmiştir. Örneğin, ABD’de yürütmeden sorumlu olan bir Başkan üst üste ancak iki kez seçilebilir. Aynı kural Cumhurbaşkanlığı için ülkemizde de geçerlidir. Keza siyasi partiler de kendi tüzüklerine üyeleri için bu şekilde dönem sınırlaması getirebilirler, eski Ak Parti örneğinde olduğu gibi. Jefforsan’ın sözüne atıfla iktidarın ifsad edici gücünü göz önüne aldığımızda zamansal ve dönemsel sınırlamaların, hesap verilebilirliğin daima var olması, insan hak ve hürriyetlerinin geleceğinin teminat altına alınması, siyasete yeni kuşakların intibakı ve despotizmin doğmaması için ne kadar önemli olduğu görülmektedir.
IV. Toplumsal (Social) Kuvvetler Ayrılığı
Yalnızca bir elitler topluluğunun değil toplumun tüm kesimlerinin yönetime dahil edilmesini konu edinir. AB’ye uyum süreci öncesinde hikmet-i hükümet, ulusal çıkar, devlet aklı (raison d’etat) gibi kavramlarla meşrulaştırılmış ancak adı konulmamış bir elitler yönetimi, (bugün vesayet kavramıyla açıklanıyor) Türkiye’nin geniş kesimlerini asker, yargı ve bürokrasi araçlarıyla (hatta şiddete başvurarak) karar alma süreçlerinden dışlanmıştı. Bu ise sınırsız bir devlet iktidarının oluşmasına neden olmuştu. Bugün ise gerek ülkemizde gerekse dünyada artık yoğun çıkar çatışmalarının yer aldığı siyasi partilerin toplumun hak ve hürriyetlerini temsil etme noktasında yetersiz olduğu ortaya çıkmıştır. Her ne kadar ülkemizde henüz ‘sivil’ olma vasfını tam olarak kazanamamış olsalar da, sivil toplum kuruluşları (NGO’s) örgütlü toplum modeliyle Batı dünyasının karar alma mercilerinde ciddi birer baskı araçlarına dönüşmüş durumdadırlar. Özellikle medyaya yansıyan haliyle eşcinsel hakları, kadın hakları, hayvan hakları, iklim aktivizmi gibi hususlarda söz konusu baskı grupları hükümetleri belirli politikaları uygulamak noktasında ciddi baskı altına alıyorlar. Bu ise toplumun salt seçimler yoluyla yasama organını oluşturarak değil, seçim sonrası süreçlerde de toplumun alt kesimlerini (sub-groups) karar alma süreçlerine dahil ediyor. Örgütlü toplum, medya (ve özellikle sosyal medya) kanallarıyla kolektif hareket etme kabiliyetini güçlendirdikçe devlet organlarının hesap verilebilir hareket etme mecburiyeti de artmaktadır. Bu ise toplumsal kuvvetler ayrılığını, sınırlı devletin teminatı, güçlü insan hak ve hürriyetlerinin ise önemli bir sigortası haline getirmektedir.
Bu dört temel erkler ayrılığı türüne ek olarak karar alma süreçlerinde kuvvetler ayrılığı, anayasal kuvvetler ayrılığı, bilişsel kuvvetler ayrılığı gibi farklı başlıklar literatürde yer alsa da, yukarıdaki dört temel başlığa ilişkin açıklamalar büyük oranda bu sayılanları da kapsamaktadır.
