Dünya nüfusunun üçte ikisinden fazlası okyanus ve deniz kıyılarında yaşamaktadır. Bu nedenledir ki dünyada yüz elliden fazla kıyı devleti bulunmaktadır. Bunda okyanus ve deniz kıyılarının cazibesinin yanında, denizlerin ekonomik anlamda sunmuş olduğu olanakların payı da oldukça büyüktür. Denizler, her ne kadar coğrafi ve fiziki bakımdan bir bütünlük arz etmektelerse de, hukuki bakımdan deniz tabanları, nitelikleri ve tâbi oldukları rejimler itibariyle çeşitli alanlara bölünmüştür. Bu alanlar temelde iki ana gruba ayrılmaktadır: ulusal yetkiye tâbi deniz kesimi ve ulusal yetki alanlarının ötesindeki deniz kesimi, denizlerdeki muhtelif alanlar aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır.

  1. Ulusal sınırların içinde kalan alanlar (iç sular, kara suları, takımada suları ve belli ölçülerde uluslararası boğazlar). Kıta sahanlığı ise, ilana bağlı olarak oluşmayıp, ulusal sınırların dışına da uzanan geniş bir bölümdür. b) Ulusal sınırların dışında kalan fakat kıyı devletinin ilanı ile bazı münhasır yetkiler elde ettiği alanlar [bitişik bölge, MEB (Münhasır Ekonomik Bölge), münhasır balıkçılık alanları]. c) Hiçbir devletin yetkisinde bulunmayan ve herkesin serbestçe girip yararlanabildiği açık deniz alanları. Devletin ülkesi kara, hava ve deniz olmak üzere üç unsurdan ibarettir ve devlet kendi ülkesi üzerinde tüm yetkilerini kullanma hakkına sahiptir. Denizlerin karaya bitişik olan bölümü, coğrafi açıdan bir bütün teşkil eder ve devletin deniz ülkesini oluşturur. Devlet, kara ve hava ülkesi üzerinde tam hükümranlık haklarına sahip iken, deniz ülkesinde özellikle karasularında devletin egemenlik hakları sınırlıdır.

Türkiye, Avrupa-Asya-Afrika üçgeni arasında yer alan Akdeniz çanağının Doğusunda en fazla bu denize kıyısı olan, hem de Avrupa ve Asya kıtalarını birbirinden ayıran Ege Denizi ve Karadeniz’e kıyıları olan, bu denizleri birbirine bağlayan Çanakkale ve İstanbul boğazlarıyla Marmara Denizini içinde barındıran bir ülkedir. Yeryüzünde bu kadar ticari, askeri, politik vb. açıdan coğrafik öneme sahip ülke çok azdır. Bu coğrafyanın önemi, tarihte de birçok savaşın çıkmasına neden olmuştur. Günümüzde de yaşanan bazı temel sorunların altında yatan temel mesele de aslında budur. Günümüzde de Türkiye, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de özellikle deniz yetki alanlarının paylaşımı konusunda kıyıdaş ülkelerle ciddi sorunlar yaşamaktadır.

Deniz Alanlarının Sınırlandırması Hukuku

Deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mevcut uluslararası hukuk kurallarını incelemeden önce deniz yetki alanı ilanı ve deniz yetki alanı sınırlandırılması arasındaki ayırımı yapmak doğru olacaktır. “Deniz yetki alanı ilanı” ameliyesi, diğer bir komşu devletle bağlantısı olmayan bir deniz alanında kıyı devletinin kara suları, bitişik bölge veya münhasır ekonomik bölgesinin dış sınırını tek taraflı olarak ilan etmesi anlamına gelir. Bu faaliyet doğası gereği tek taraflı bir işlemdir. Buna karşın, “deniz yetki alanı sınırlandırılması” ise, iki veya daha fazla devletin, sahip oldukları ya da ilan ettikleri deniz yetki alanlarının çakıştığı bölgedeki deniz alanının bir anlaşma ile sınırlandırılmasıdır. Bu nedenle, Uluslararası Adalet Divanı (International Court of Justice (ICJ/UAD) Maine Körfezi davasında, deniz alanlarının sınırlandırılması ameliyesinin tek taraflı bir işlem olmadığını belirtmiştir.

Deniz alanlarının sınırlandırılması, kodifikasyon süreci kapsamında uluslararası sözleşme hükümlerine yansıyan hukuk kuralları ile UAD ve diğer hakem mahkemelerinin kararları doğrultusunda gelişen örf ve adet hukuku kuralları çerçevesinde yapılmaktadır. Dünyada mevcut deniz sınır uyuşmazlıklarının devletlerarasında gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda imzalanan anlaşmalarla yapıldığı dikkate alındığında, devlet uygulamalarının da bu hukukun gelişimine büyük katkısı göz ardı edilmemelidir. Bu çerçevede, “Denizlerin Anayasası” olarak adlandırılan 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ve 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin genel prensipleri belirleyen sözleşmelerdir.

1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ve 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi arasındaki farklılıklar önemli olmakla birlikte, her ikisi de, deniz yetki alanlarının sınırlandırması faaliyetinin temel taşı olan “sınırlandırmanın ‘anlaşma’ ile olması” yönündeki kurala dayanmaktadır. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’ndeki vurgu açıkça ‘hakkaniyete uygun çözüme’ ulaşılması yönündedir. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin “Sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletlerarasında karasularının sınırlandırılması” başlıklı 15. maddesi;

“İki devletin sahilleri bitişik veya karşı karşıya olduğunda, aralarında aksine anlaşma olmadıkça, bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları bu iki devletin her birinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur. Bununla beraber bu hüküm, tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasını gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz.” ifadelerine yer vermektedir.

1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin “Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması” başlıklı 74. maddesi ;

“Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletlerarasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır.

Uygun bir süre içerisinde bir anlaşmaya varamadıkları takdirde ilgili devletler XV. Kısımda öngörülen usullere başvuracaklardır 1.paragrafta öngörülen anlaşma akdedilinceye kadar ilgili devletler, anlayış ve işbirliği ruhu içerisinde, pratik çözüm getiren geçici düzenlemelere girişmek ve bu geçiş süresi içerisinde nihai anlaşmanın akdini tehlikeye düşürmemek veya engellememek için ellerinden gelen gayreti göstereceklerdir. Geçici düzenlemeler, nihai sınırlandırmaya halel getirmeyecektir.

İlgili devletlerarasında yürürlükte olan bir anlaşma varsa, münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasına ilişkin sorunlar bu anlaşmaya uygun olarak çözümlenecektir” “Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletlerarasında kıta sahanlığının sınırlandırılması” başlıklı 83. madde şu düzenlemeyi içermektedir: “Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletlerarasında kıta sahanlığının sınırlandırılması, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla,Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38.maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır.

Uygun bir süre içerisinde bir anlaşmaya varamadıkları takdirde, ilgili devletler XV. Kısımda öngörülen usullere başvuracaklardır. 1.paragrafta öngörülen anlaşma akdedilinceye kadar,ilgili devletler,anlayışve işbirliği ruhu içerisinde, pratik çözüm getiren geçici düzenlemelere girişmek ve bu geçiş süresi içerisinde nihai anlaşmanın akdini tehlikeye düşürmemek veya engellememek için ellerinden gelen gayreti göstereceklerdir. Geçici düzenlemeler nihai sınırlandırmaya halel getirmeyecektir.”

İlgili devletlerarasında yürürlükte olan bir anlaşma varsa, kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkin sorunlar bu anlaşmaya uygun olarak çözümlenecektir.”

“Bir ada, sularla çevrili olan ve sular yükseldiğinde su üstünde kalan, doğal olarak meydana gelmiş kara parçasıdır.

3. paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, bir adanın karasularının, bitişik bölgesinin, münhasır ekonomik bölgesinin ve kıta sahanlığının sınırlandırılması, işbu Sözleşmenin diğer kara parçalarına uygulanabilir hükümlerine uygun olarak yapılır.

İnsanların oturmasına elverişli olmayan veya kendilerine özgü ekonomik bir yaşamı bulunmayan kayalıkların münhasır ekonomik bölgeleri veya kıta sahanlıkları olmayacaktır.” Türkiye BMDHS’yi imzalamamış ve onaylamamıştır. Antlaşmalar hukuku bağlamında söz konusu antlaşma ile bağlı değildir. Bu husus da göz ardı edilmemelidir. Sözleşmenin ilgili maddeleri (15.madde hariç) incelendiğinde sınırlandırmanın, Uluslararası Adalet Divanı Statü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılması gerekliliği görülecektir. Sözleşmede atıf yapılan, Uluslararası Adalet Divanı Statü’nün 38. Maddesi şu şekildedir;

“1. Ödevi, kendisine havale edilen uyuşmazlıkları devletlerarası hukukuna uygun olarak çözmek olan Divan: a) Uyuşmazlık halindeki Devletlerce taksisen kabul edilmiş kaideler koyan gerek genel, gerek özel milletlerarası anlaşmaları; b) Hukuk kaidesi olarak kabul edilmiş olan umumi bir tatbikatın beyyinesi olarak milletlerarası teamülü; c) Medeni milletlerce kabul edilen genel hukuk prensiplerini; d) 59 uncu madde hükmü mahfuz kalmak şartıyla,hukuk kaidelerinin tayininde yardımcı vasıta olarak muhtelif milletlerin adli kararları ile en yetkili müelliflerinin doktrinlerini; tatbik eder. 2. İşbu hüküm taraflar mutabık iseler Divanın hak ve nısfetle karar vermek yetkisine halel getirmez.“ Uluslararası Adalet Divanı Statü’nün 38. Maddesinin 1. Fıkrasında bahsedilen “Hukuk kaidesi olarak kabul edilmiş olan umumi bir tatbikatın beyyinesi olarak milletlerarası teamülü” “Medeni milletlerce kabul edilen genel hukuk prensipleri” ve “hukuk kaidelerinin tayininde yardımcı vasıta olarak muhtelif milletlerin adli kararları ile en yetkili müelliflerinin doktrinleri; ile ilgili aşağıdaki bazı ilke ve prensipler kabul edilmektedir:

  • Hakkaniyet İlkesi Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen Almanya Hollanda ve Danimarka’nın tarafı olduğu Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı davasında bu ilke pozitif hukuk kuralı haline gelmiştir. İlkeye göre deniz yetki alanlarına ilişkin uyuşmazlıklarda somut olay değerlendirilmeli ve hakkaniyete göre karar verilmelidir.
  • Eşit Uzaklık İlkesi Eşit Uzaklık İlkesi deniz sınırının iki ülkenin ilgili kıyılarından (esas hatlarından) eşit uzaklıkları tespit eden en yakın noktaların birleştirilmesiyle ortaya çıkan hattı ifade etmektedir. Bu yöntem matematiksel ve kesin olması bakımından elverişli olabilmektedir. Buna karşın, örneğin adaların mevcudiyeti gibi özel durumların taraflardan birisinin aleyhine yarattığı sonuçlar dikkate alınmadığı takdirde, bu yöntemin sakıncaları ortaya çıkabilmektedir. Eşit uzaklık ilkesi ancak hakkaniyetli bir sonuca ulaşılabiliyorsa uygulanacaktır. Uygulaması zorunlu bir ilke değildir.
  • Coğrafyanın Üstünlüğü İlkesi Bu ilkeye göre deniz alanında bulunan kıyı uzunluğu dikkate alınmalıdır.
  • Kapatmama Prensibi Kıta sahanlığının sınırlandırılmasında, her devletin kendi kıyılarına yakın alanlardaki tasarruf yetkisinin kısıtlanmamasına özen gösterilmesine ilişkin prensiptir.
  • Oransallık Prensibi Oransallık prensibi, deniz yetki alanlarını sınırlandırırken dikkate alınacak unsurların hangi oranla değerlendirileceği hususudur.
  • İlgili Şartlar Çerçevesinde Dikkate Alınan Konular İlgili şartlar çerçevesinde dikkate alınan ilk unsur adalardır. Adaların deniz yetki alanları sınırlandırmasındaki fonksiyonu, adanın konumu ve büyüklüğüne, adada var olan nüfus yoğunluğuna ve adanın anakara ile arasındaki coğrafi dengeye göre değişmektedir. Uluslararası hukukta adalara da kıta sahanlığı ve MEB hakkı tanınmıştır. Ancak bir adada ekonomik hayat veya yaşama imkânı olan nüfus bulunmuyorsa bu neviden haklar da söz konusu olmayacaktır. Adalara sınırlandırma hukukunda tanınan etki anakaraya karşı konumlarına göre ya sınırlı olmakta ya da hiç olmamaktadır. Bağlı oldukları ülkenin anakarasına en yakın adalar, kıyısal adalar olarak tanımlanır. Kıyısal adalara da sınırlandırmada çok veya az bir etki tanınmaktadır. Adalar, bulundukları mevkiye göre bazı durumlarda hiç etki gösterememiş, bazı durumlarda ise kıyı çizgisinin yönünü kendi konumlarına göre değiştirmişlerdir. Bu noktada ‘’yanlış taraftaki adalara’’ da değinilmesi şarttır. UAD kararlarına göre yanlış taraftaki adalar, ait olduğu devlete değil de diğer bir devletin anakarasına yakın olan adalardır. Bu yönüyle bu tip adaların iki devlet arasındaki sınır çizgisi üzerinde bozucu etkisinin olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle yanlış taraftaki adalara sınırlandırmada ya sınırlı etki tanınmakta ya da hiç etki tanınmamaktadır. Yanlış taraftaki adalara sınırlı da olsa etki tanınabilmesi için ekonomik ve sosyal yaşam koşulu da şarttır. Yanlış taraftaki adalara bazı durumlarda tam etki tanındığı da görülmüştür. Örneğin, Greenland adasının oldukça büyük oluşu ve bu adada var olan sosyal ve ekonomik yaşamın yoğunluğu, yanlış tarafta da olsa bu adaya tam etki tanınmasını sağlamıştır. Yanlış taraftaki adalara etki tanınırken bu hususların dikkate alınması hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılmasını sağlamaktadır. İlgili şartlar çerçevesinde dikkate alınan bir diğer faktör, en düşük cezir çizgisi unsurları ve kayalıklardır. Bunlar, sınırlandırmaya esas hat çizgisinin oluşturulmasında esas noktalar olarak kullanılabileceği gibi sadece sınırlandırma için oluşturulmuş esas çizginin parçaları olarak da kullanılabilir. Bunların hangi hallerde düz esas çizgi çiziminde kullanılabileceği BMDHS’nin 5 ve 7. Maddelerinde belirtilmiştir. Sadece sınırlandırma amacıyla düz esas hat oluştururken hangi noktaların esas nokta olarak kabul edileceği ise taraflar arasındaki andlaşma veya UAD kararıyla belirlenmektedir. İlgili şartlar kategorisindeki diğer bir unsur, deniz tabanındaki jeomorfolojik ve jeolojik özelliklerdir. Bunların sınırlandırmadaki etkisi nispidir. Yani, bu özellikler ikincil niteliktedir. UAD içtihatlarına bakıldığında, eğer sınırlandırma hem kıta sahanlığı hem de MEB için yapılacaksa bu özelliklerin dikkate alınmadığı görülmektedir. Zira bu özellikler sadece kıta sahanlığı için geçerlidir. Doğal kaynaklar da ilgili şartlar çerçevesinde ele alınan bir diğer unsurdur. Kanımca, sınırlandırma yapılırken sınırlandırma isteminin içeriğine bakılmaksızın bölgedeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının dikkate alınması şarttır. Yani, taraflar UAD’ye veya hakem mahkemesine yapmış oldukları başvuruda, sınırlandırma yapılırken doğal kaynakların dikkate alınmamasını isteseler dahi UAD’nin hakkaniyetli bir sonuca ulaşabilmek için bunları değerlendirmesi gerekir. Zira günümüzde sınırlandırma yoluna gidilmesinin öncelikli amaçları arasında petrol ve doğalgaz kaynakları önlerde yer almaktadır. Bir diğer ilgili şart, sınırlandırma konusu bölgede mevcut olan veya olması ihtimal dâhilinde olan sınırlardır. Deniz yetki alanları sınırlandırılırken hakkaniyetli bir sonuç için bölgedeki mevcut ve olası tüm sınırların da dikkate alınması şarttır. İlgili şartlar çerçevesinde son değerlendirilmesi gereken savunma ve güvenlik şartlarıdır. UAD’ye göre, güvenlik ve savunma şartları özel koşul olabilir ve bu koşulların baskın koşullar düşüncesini de desteklemesi gerekir. Savunma ve güvenlik şartları için genel prensipler yoktur. Bunların ilgili şart olarak kabul edilmesi için de tarafların yapmış oldukları savunma andlaşmaları yeterli olmaz. Bu şartların, dikkate alınabilmesi için hayati ve mutlak anlamda önem arz etmesi şarttır.

Akdeniz’deki Yetki Alanlarına İlişkin Yunanistan’ın Savları;

Yunanistan’ın deniz yetkisine ilişkin iddiası, Türkiye anakarasına yakın bir bölgede bulunan Meis, Kerpe, Kos ve Girit gibi adaların deniz yetki alanı bulunduğuna ilişkindir. BMDHS’nin “Adaların Rejimi” başlıklı 121. maddesi yukarıda da yer vermiş olduğumuz üzere şu düzenlemeyi içermektedir: “Bir ada, sularla çevrili olan ve sular yükseldiğinde su üstünde kalan, doğal olarak meydana gelmiş kara parçasıdır.

3. paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, bir adanın karasularının, bitişik bölgesinin, münhasır ekonomik bölgesinin ve kıta sahanlığının sınırlandırılması, işbu Sözleşmenin diğer kara parçalarına uygulanabilir hükümlerine uygun olarak yapılır. İnsanların oturmasına elverişli olmayan

veya kendilerine özgü ekonomik bir yaşamı bulunmayan kayalıkların münhasır ekonomik bölgeleri veya kıta sahanlıkları olmayacaktır.” 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin açıklanan hükümlerine bakıldığında anlaşılacaktır ki karasularına ilişkin sınırlama hükmü (madde 15) “buhüküm,tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasını gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz.” gereği uygulanmayacaktır. Meis, Kerpe, Kos ve Girit adaları Türkiye anakarasına oldukça yakın durumdadır bu sebeple “özel durumun varlığının” Türkiye Yunanistan arasındaki ihtilafta var olduğunu kabul etmek gerekecektir. kara suları sınırlandırılmasını dışındaki diğer yetki alanlarının sınırlandırmaya ilişkin hükümlerinin de sınırlandırmanın

Adalet Divanı Statüsünün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılması gerekliliği öngörülmüştür. Uygun bir süre içerisinde bir anlaşmaya varamadıkları takdirde, ilgili devletler XV. Kısımda öngörülen usullere başvuracaklardır. Fakat yukarıda belirtilen sebeplerle madde 15’e başvurmanın imkânı kalmamaktadır.

Ayrıca tekrar belirtmek gerekir ki; Türkiye 1982 Deniz Hukuk Sözleşmesine taraf değil ve sözleşmenin hükümlerinin Türkiye tarafınca herhangi bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Anlaşılacağı üzere 1982 Deniz Hukuk Sözleşmesi Doğu Akdeniz ihtilafının çözümünde doğrudan uygulama alanı bulmamaktadır. BM yargı organı olan Uluslararası Adalet Divan’ının deniz yetki alanlarına ilişkin verdiği bazı kararlar şu şekildedir;

1969 Kuzey Denizi Davası

Hollanda ve Danimarka’nın eşit uzaklık yöntemini savunduğu davada Almanya bu yöntemin anlaşmazlığa dair çözüm sunamadığı gerekçesiyle anlaşmazlığın hakkaniyet ilkesinin uygulanmasıyla çözülmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Almanya’nın haklı bulunduğu mahkeme kararı sonucu Almanya, Hollanda ve Danimarka’dan daha fazla deniz yetki alanına sahip olmuştur.

1977 İngiltere-Fransa Davası

Fransa’nın Manş Denizi bölgesi ile Atlantik bölgesine dair iddialarını savunduğu davada Birleşik Krallık ise sınırlandırma için eşit uzaklık yönteminin kullanılması gerektiğini savunmuştur. Dava sonucunda alınan kararlardan birinde de ortay hattın ters tarafında kalan Birleşik Krallığa ait adalar sınırlandırma sonucunda sadece kara suları genişliğinde kıta sahanlığına sahip olabilmiştir.

1982 Libya – Tunus Davası

Her iki devletin de doğal uzantı metodunun uygulanması gerektiğini savunduğu davada, Libya kara kütlesinin temel alınması gerektiğini, Tunus ise kıyının temel alınması gerektiğini iddia etmiştir. Mahkeme kararı sonucunda Tunus’a ait olan adalardan Libya’ya yakın olan Cerbe adasına hiç etki vermezken Tunus kıyılarına yakın olan Kerkennah adasına ise yarım etki verilmiştir.

1985 Libya – Malta Davası

Libya – Malta uyuşmazlığının temeli kıta sahanlığı olmasına rağmen MEB’in kıta sahanlığıyla 200 mil dâhilinde çakışması nedeniyle, MEB kavramı kıta sahanlığı sınırlandırmasını doğrudan etkileyen bir duruma gelmiştir. Divan bu davada, hakkaniyet ve nısfet uygunluğa göre kararını oluşturduğunu vurguladıktan sonra, 200 milden dar olan kıta sahanlığında fiziksel anlamdaki doğal uzantının bir ölçüt olamayacağı kanısını varmıştır. Sonuçta, tarafların kıyı uzunlukları arasındaki oranı da dikkate alarak Malta ve Libya arasındaki sınırı tespit etmiştir.

1992 Kanada – Fransa Davası

Mahkeme kararında devletlerin ana karasının bir parçası olan deniz yetki alanlarının diğer devletlerin deniz alanları tarafından kesilmesinin hakkaniyet ilkesine aykırı olduğu vurgulanmıştır. Bu bağlamda mahkeme, Kanada kıyılarındaki deniz alanlarının kesilmesini önlemek için Kanada sahillerine yakın Fransız adalarına ana karalara tanınan deniz yetki alanları kadar yetki tanımamıştır.

1999 Eritre – Yemen Davası

Eritre ve Yemen, Kızıldeniz’deki bazı adaların, adacıkların ve kayaların egemenliği konusunda kı anlaşmazlık üzerine Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmuştur. UAD kararında, söz konusu adaların sınırlamada karasularının genişliğinin ötesinde deniz bölgeleri oluşturamayacağına ve bu adaların iki devlet arasındaki eşit uzaklık çizgisinin çizilmesinde göz ardı edildiğine karar vermiştir.

2009 Romanya – Ukrayna Davası

Romanya ve Ukrayna, iki devlet arasındaki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmazlığı sona erdirmek için Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) başvurmuştur. UAD kararında Yılan adasının kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırılmasında karasularının genişliğinin ötesinde deniz bölgeleri oluşturamayacağına karar vermiştir.

Yukarıdaki UAD kararları ve BMDHS’nin de Akdeniz deniz yetki alanlarının sınırlandırmasına ilişkin itilafta doğrudan uygulanamaz olması sebebiyle, Yunanistan’ın adalar üzerinden ileri sürdüğü savların hukuki temeli olmadığı anlaşılmaktadır.

Akdeniz’deki Yetki Alanlarına İlişkin Türkiye’nin Savları

Türkiye adaların bu kadar geniş bir deniz yetki alanı oluşturamayacağı iddiasında bulunmaktadır. Uluslararası Adalet Divanı da Romanya ile Ukrayna arasındaki sınırlandırma davasında “kıta sahanlığı ve MEB alanı üzerinde hak sahibi olunabilmesi için, bu alanlardaki egemenliğin kaynağı olan Romanya ve Ukrayna kıyılarının belirlenmesi gerekir” demek suretiyle kıyı yüzünün denizler üzerindeki hak ve yetkilerle ilişkisine işaret etmiştir. Türkiye ana karasının deniz yetki alanlarının adalar suretiyle kısıtlanması, yukarıdaki kararda bahsedilen egemenlik kaynağı olan anakara hususunu göz ardı etmek olduğu gibi somut olayda incelenmesi gereken Deniz Hukuku ilke ve prensipleriyle de çelişmektedir.

Yunanistan 9 Haziran 2020 tarihinde İtalya ile Yunanistan arasında yapılan İyon Denizi Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Anlaşmasında adaların yetki alanlarından bahsetmemiştir. Sınırlandırma anlaşması taraflar arasında ana karalar esas alınmak suretiyle akdedilmiştir. Türkiye de benzer bir anlaşma ile sorunu çözmek istemektedir.

Sonuç

Uluslararası sözleşme hükümleri ve yargı kararları ile formüle edilen sınırlandırma ilkelerinin daha çok genel prensiplerden müteşekkil olduğunu belirtmekte fayda görülmektedir. Bu nedenle, şimdi mevcut ya da gelecekte ortaya çıkacak bütün sınırlandırma uyuşmazlıklarına doğrudan uygulanabilecek belirli prensipler söz konusu değildir. Diğer taraftan, her sınırlandırma, bu kapsamda Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarının sınırlandırılması, sınırlandırma esnasında dikkate alınmasını gerektiren kendine özgü özel durumları bünyesinde barındırır. Her ne kadar Doğu Akdeniz’de çizilecek sınırların yerini kesin olarak belirleyecek olmasalar da bu özel durumları değerlendirmek için bu güne kadar ortaya çıkan yargı kararları ve devlet uygulamalarını incelemek en uygun yol olacaktır. Yukarıda incelenen uluslararası yargı kararları ışığında, Yunan adalarının tam deniz yetki alanlarının bulunulduğu iddialarının hukuki temeli bulunmadığı kolayca anlaşılabilmektedir. Kanaatimizce, tarafların deniz yetki alanları sınırlandırılmasına ilişkin Yunanistan-İtalya arasında imzalanan hukuk teamüllerine uygun İyon Denizi Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması anlaşmasına benzer bir anlaşmada mutabakat sağlaması, ihtilafın çözümünde en sağlıklı çözüm yolu olacaktır.

KAYNAKÇA

UNCLOS BM Uluslararası Deniz Hukuk’u Sözleşmesi

Aydın, H., 2003. Karasularının Sınırlarının Tespiti ve İç Suların Hukuki Rejimi. Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Dergisi

Sur, M., 2006. Uluslar Arası Hukukun Esasları. 2. Baskı, Beta Yayınları, İstanbul

Kütükçü, M.,A., 2016 Uluslararası Deniz Hukuku Kapsamında Doğu Akdeniz’deki Petrol ve Doğalgaz Kaynakları ile

Türkiye’nin Hukuki Durumu

Batman Üniversitesi Yaşam Bilimleri Dergisi

Açıkgönül, Y.,E., 2012 Deniz Yetki Alanlarının Hakça İlkeler Çerçevesinde Sınırlandırması

Küçükkuray, S.,2019 Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı Ve Türkiye