Ülkemizde son yıllarda yargıya duyulan güven ve itibarın azalmasını sadece yargının sorunu değil, doğrudan devletin sorunu olarak görmek gerekir. Ülkemizde yargının sorunlarının bilinenden çok çeşitli sebepleri, sosyal ve tarihi bir derinliği bulunmaktadır. Tarihi süreçlerin dikkatle takip edilmesi halinde 18. yüzyılın başından bu yana adli sistemle ilgili yaşadığımız sorunların bugünküyle çok benzer olduğu görülmektedir. Adli teşkilatımızda yaşanan bu temel sorunları eğitim, nitelikli insan kaynağı ve insan kaynağının nitelikli hale dönüştürülememesi, fiziki şartlar, sosyolojimize uygun güncel ve yeterli kodifikasyonun olmayışı, mevzuat karmaşası ve bunların yekûnu olarak istikrarlı işleyen, yönetilebilen ve denetlenebilen bir adliye teşkilatından yoksunluk şeklinde çerçevelemek mümkündür.

21. yüzyıla gelindiğinde ülkemizdeki demografik yapı değişerek çevre, merkeze taşınmış ve daha sonrasında da çevre iktidarın sahibi olmuştur. Bu politik sürecin neticesinde oluşan iktidar ile toplumun inançlarını dışlayan, insanlara tepeden bakan ve jakoben laiklik odaklı bir yaklaşım sergileyen asker, yargı, dışişleri ile diğer devlet bürokrasisi arasında hesaplaşma yaşanmış; bu hesaplaşmanın temel referans kaynağını oluşturan bürokratik oligarşi, vesayetçilik, monşerlik gibi olumsuz kavramlarla birlikte bu kavramların muhatabı olan kadrolar tecrübeleri ile tasfiye edilmiştir. Ancak çevreden gelen yeni nesil bazı bürokratlar devlet umuru ve terbiyesi, bürokrasi ahlakı ve kurum kültürünü kısaca devletin yüzlerce yılda oluşan tarihi tecrübesini tevarüs etmeden tasfiye edilenlerin yerini almışlardır. Bunun sonucu olarak devletin kurumsal hafızası zayıflamış, uzun yıllarda oluşan bürokrasi geleneği aşınmıştır. Yargı bürokrasisinde henüz yerini dolduramayıp halkın beklediği hizmeti yapamayanların bir üst makamın cazibesine kapılarak terfi öncelikli tercihlere yöneldikleri ve gerekli bilgi, tecrübe, donanım ve yetkinliğe sahip olmadan üst düzeylerde görev yaptıkları görülmüştür.

1790 tarihli Fransız adliye teşkilatının 1879’da ülkemize uyarlanmasıyla oluşturulan adliye teşkilatımız (Nizamiye Mahkemeleri), 1924 yılında güncellenerek Cumhuriyet Döneminde de varlığını devam ettirmiştir. Her ne kadar zamanın zorlayıcı şartları gereğince bazı güncellemeler yapılmış olsa da günümüze gelindiğinde halen daha çağdaş bir düzen oluşturulamadığı; mahkemelerin neden ve nasıl kurulduğunun, adliye yönetiminin nasıl olduğunun tam olarak anlaşılamadığı; adliyenin esaslı unsurları olan hakim, savcı ve avukatlar ile ilgili olarak sağlıklı bir kariyer planlamasının yapılmadığı görülmektedir. İhtisas mahkemeleri kurulmuş olsa da istisnalar hariç olmak üzere mütehassıs, diğer bir ifadeyle baktığı davalarda gerçek anlamda uzman olan hakim, savcı ve avukat bulunmamaktadır. Ülkemizdeki hakim, savcı avukatlar pratisyen olarak yetiştirilmektedirler. Bu nedenle, günümüzde herkesin şahsi hayatında yüzleştiği karmaşık insan ilişkilerinden doğan ihtilafları çözüme kavuşturmakla mükellef Ağır Ceza, Asliye Ticaret, Aile vb. diğer ihtisas mahkemelerinde görev alan bu pratisyen hakimler, pratisyen savcılar ve pratisyen avukatlar ile yapılan ihtisas yargılamalarından, yukarıda açıkladığımız bağlamda ideal olarak adaletin gerçekleşmesini beklemek beyhudedir. Tüm bu açıklamalardan sorunun temelinde hakim, savcı ve avukatların yetersiz olduğu değil, yargı sistemimizin topyekün adaletin tecellisinde bekleneni karşılamaya engel yapısal sorunlarının olduğu sonucu çıkarılmalıdır. Bu makalenin kaleme alınması da bu sorunları tespit ederek çözüm üretme arayışının bir sonucudur.

Örgütlü bir toplumda yasama, yürütme ve yargı erkleri ayrı ayrı olarak var ise bu toplumun modern anlamda bir devlet sahibi olduğu söylenebilir. Bir devletin itibarı vatandaşı olsun veya olmasın kişilerin o devletin yargısına duydukları güven ile doğru orantılıdır. Nitekim Türk- İslam tarihinin gösterişli dönemlerinde görülen en çarpıcı hususlar güçlü ve nitelikli hukukçuların varlığı, hukukun üstünlüğü, keyfi uygulamaların en asgariye indirilmesi ve adaletin mülkün temeli olduğuna dair inancın yalnız hukukçular değil idareciler nezdinde de söz ve davranışlara yansıyacak şekilde yer etmesidir. Aksi yönde en buhranlı dönemlerimize baktığımızda ise hukukun araçsallaştırıldığını ve adli sistemin siyasilerin etkisinde kaldığını müşahede etmekteyiz.

Öncelikle son yıllarda yeterince planlanmadan açılan fakülteler, bu fakültelere alınan öğrenci sayısı ve bunun sonucu olarak nitelikli eğitim almadan mezun olan binlerce mezun, adliyenin sorunlarını çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektedir. Yeni mezun olmuş genç hukukçuların yeterli düzeyde staj yapmadan ve gerekli tecrübeye, liyakate sahip olmadan hakim, savcı ve avukat olarak sorumluluk yüklenmeleri yaşadığımız sorunların başında gelmektedir. Hukuk fakültesinden mezun olan öğrencilerin hakimlik, savcılık veya avukatlık stajları çoğu zaman amacı dışında, hayali ve mesleğin gelişiminden uzak bir şekilde yapılmaktadır. Özellikle adliye stajlarında stajyerler imza günleri dışında mahkemeye veya savcılığa gelmeden, hakim ve savcıların yüzünü dahi görmeden, burada yapılan işleri tecrübe etmeden “naylon staj” yapmakta ve maalesef ilgili hakim ve savcılar da “naylon staj tamamlama” belgesini imzalayarak niteliksiz hukukçu yetiştirmeye katkı sağlamış olmaktadır.

Öte yandan fakültelerde görev yapan akademisyenlerin bir kısmının akademisyenliği bırakarak, ancak akademik kimliklerini kullanarak adliyelerde iş takibi yapması akademiye olan saygınlığı zedelemektedir. Bunun yanında dosya kapsamındaki olgu ve olaylar dikkate alınmadan talebe uygun mütalaalar verilmesi de akademiye duyulan güvenin ve itimadın aşınmasına sebep olmaktadır. Ülkemizde hukukun akademik anlamdaki teorik çalışması ile pratik hayatın bütünleştirilmesi ve bu iki yapının günceli yakalama konusunda uyumlu bir dengeyi yakalaması sağlanamamıştır.

Öncelikle hakimlerin atama ve terfilerinin ehliyet ve liyakat sahibi olanlar arasından, herhangi bir referans aranmaksızın ve herhangi bir gücün etkisinde kalmaksızın yapılması gerekmektedir. Ehliyet ve liyakati olmayandan adaleti beklemek hayaldir. Hakim olan kişide olması gereken vasıflarda açıkladığımız üzere, ancak ehliyet sahibi olanlar dirayet sahibi ve bağımsız olabilirler. Ehliyet ve liyakatten mahrum olanlar veya başkasının desteği ile atanan yahut terfi edenlerin, hangi siyasi görüşte olduğu fark etmeksizin hukuku ve adaleti değil kendi destekçilerinin isteklerini önceleyecekleri aşikardır.

Hakimlerin adil olması ve adil karar vermesi yeterli değildir. Buna ilaveten adil olduklarına dava taraflarının ve kamuoyunun da inanması gerekmektedir. Bir başka ifade ile adaletin sağlanması yetmez; görünür olması da bir o kadar önem arz etmektedir. Adalet mülkün, savunma ise adaletin temeli olması sebebiyle bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yönelen bir tehdit olduğu bilinmeli ve buna göre kamu görevlileri ve sivil toplum hukuk içerisinde kalarak doğru tavır geliştirebilmelidir.

Bugün ülkemizde, kağıt üzerinde yargıya tanımlanan görev ve yetkiye, bütçeden tahsis edilen kamu kaynaklarına rağmen, tanımlanan bu yetki ve ayrıcalıkların amaca uygun olarak kullanılıp kullanılmadığının tespitini yapacak, verilen hizmetin kalitesini ölçecek, yapılan işleri denetleyecek ve hesap verecek bir sistem bulunmamaktadır. Burada ifade edilen denetim ve hizmet kalitesinin ölçümünden amaç, ilk derece mahkemelerinin verdiği kararların istinaf ve temyiz gibi yollarla denetlenmesinden ibaret olmadığı açıktır.

Yargının kendi varlık amacına uygun bir şekilde hesap verebilir olması, tarafsız ve bağımsız bir şekilde görev yapması ve tüm etkilere kapalı olması gerekirken, bunun sağlanamadığı her gün medyaya yansıyan yahut yansımayan olaylar üzerinden görülebilir. Dolayısıyla şu yargıda bulunmak yanlış olmayacaktır: Ülkemizde yargıdan beklenenlerin karşılanabileceği istikrarlı ve öngörülebilir bir adliye teşkilatı mevcut değildir, oluşturulamamıştır.

Yargıda görev yapan başta hakim, savcı, avukat ve diğer yardımcı personele varlık sebeplerinin, içerisinde yaşadıkları topluma adaleti tecelli ettirerek hizmet etmek olduğu ve bu hizmetin yeryüzündeki en büyük erdem olduğu bilinci tam olarak yerleştirilememiştir. Adliyenin başat aktörü olan hakim ve savcılardan işini layıkıyla yapma çabasına olan bazılarının iş yükü sebebiyle evlerine iş götürdükleri; öte yandan bazı hakim ve savcıların ise mesai başlangıcından sonra işe geldikleri, işe başlamadan önce meslektaş ziyareti adı altında iş dışı muhabbetlerle mesai saatlerini geçirdikleri, odalarında ancak saat 10.00’dan sonra bulundukları, uzun tutulan öğle arasından sonra da adliyeden 16:00’da çıkış yaptıkları meslektaşlarımızca da iyi bilindiği üzere uygulamada oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. İstisnalar hariç olmak üzere adliyenin en önemli çalışanı olan hakim ve savcıların günlük çalışma ve iş verimliliğinin, olması gerekenin yarısı kadar ve belki daha az olduğu, bunun da hukukçuluğun temeli olan erdemli yaşama ilkesi ile çeliştiği hatta çatıştığı ortadadır.

Yargının hakim, savcı ve avukat unsurları aynı amacı taşımakla birlikte görevlerinin gereği olarak farklı yaklaşım tarzına sahip olmalarına karşın, hakimler ve savcıların aynı ortamları paylaşmalarının ve aynı kurul (HSK) tarafından tayin ve terfi ettirilmelerinin doğru bir tercih olmadığı görülmektedir. Ayrıca HSK üyelerinin seçim yöntemindeki siyasi ağırlık, doğal olarak kurumun bağımsızlığına gölge düşürmekte, aldığı kararları sorgulanır hale getirmektedir.

Israrla vurguladığımız gibi kaliteli yargı hizmeti üretemeyen adliye, toplumda beklenen katma değeri üretememektedir. Bunun sonucu olarak toplumun her katmanında sosyal ve mali yüklerin artmasına ve doğrudan veya dolaylı olarak toplum yapısında bozucu bir etkiye neden olmaktadır. Yüksek mahkemeler zamanında görevlerini yapamamakta, kimi zaman haklı olmakla birlikte iş yükü gerekçe gösterilerek çoğu kez hizmetin öneminden tavizler verilerek doyurucu gerekçe olmadan hukuka muhalif, gündelik, kişisel ve geçici çözümler üretmeyi tercih etmektedirler.

Yargı sistemimiz statik olması sebebiyle ulusal ve uluslararası sosyal, iktisadi ve teknolojik değişimi algılamakta zorlanmakta ve yenilikleri kavramakta geç kalmaktadır. Bunun sonucu olarak kararları öngörülebilir olmaktan çıkmakta, kamu ve özel sektörün işlerinin gecikmesine veya iptal edilmesine sebep olmakta, bir başka ifade ile gelişmenin önünü açması gereken yerde tersi bir fonksiyon icra etmektedir.

Yargıda karar verme yetkisine sahip olan hakimler, konumları gereği vatandaş ile idare arasındaki uyuşmazlıklarda tarafsız olması gerekirken çoğu kez kamu menfaatlerini koruma kaygısı ile tarafsızlığını lekelemekte, adaleti değil devleti tercih etme anlayışını öncelemektedirler.

Adalet ve yargı politikalarını toplumun bütün katmanları ile istişare ederek katkı verecek sivil bir mekanizma şimdiye kadar ne yazık ki oluşturulamamıştır. Bunun yerine siyasi irade ile politik tercih ve TBMM’deki çoğunluğun iradesi esas alınarak birtakım düzenlemeler yapılmıştır, yapılmaktadır. Bu anlayışla yapılan yasal düzenlemeler, bir süre görünürdeki sorunları çözüyor olsa da zamanla kendi varlıkları sorun haline gelmektedir.

Klasik anlamdaki hakimlik teminatının günümüz şartlarında yeterli olmadığı, günümüz şartlarına ve sorunlarına karşılık olarak hakimlik ve savcılık teminatı tanımının yapılamadığı görülmektedir. Hakim ve savcıların sosyal veya siyasi tercihlerle sıklıkla yerlerinin değiştirilmesi sebebiyle öngörülebilir, mesleki yetkinliği artıracak, sistematik bir kariyer sürecinin olmaması önemli bir başka sorun olarak karşımızda durmaktadır. HSK’nın atama kararları hem ilgililerin hem de adına karar verilen “Türk Halkı”nın bilgilendirilmesini sağlayacak şeffaflıktan yoksundur. Yüksek yargı organlarına seçilenlerin neden bu göreve seçildikleri, atanan bazı hakimlerin neden ve hangi vasıfları sebebiyle “müstemir” görevle atandığı, bazılarının neden Adalet Komisyonunun yetkisine bırakıldığı bilinmemektedir. Diğer yandan disiplin soruşturması gereği yer değişimi sebebiyle atanan hakimlerin kim olduğu ve neden atandığı, ilgililerin ve kamuoyunun bilgisine sunulmamaktadır.

Mahkemelerde ve savcılık kalemlerinde çalışanların fiilen idari işler ile sekreterlik görevi yaptıkları ancak bu personelin bu görevlerinin ötesinde hakim ve savcıya yardımcı olabilecek nitelikte seçilmesi ve belirli periyotlarda eğitime tabi tutulması gerekmektedir. Bunun tam aksi olan günümüzde adliyenin yardımcı personellerinin iş verimliliğinin düşük kaldığı, ihtiyacı karşılamadığı ve kamu kaynağı israfına sebep olduğu görülmektedir.

Mahkeme ve savcılık kalemleri ile diğer bölümlerde çalışan personellerin rotasyonu olmadığı için uzun zaman aynı konumlarında kalmalarının verdiği rehavet, tanışıklık ve hemşerilik gibi sosyal ilişkiler sebebiyle hakimleri, savcıları veya bilirkişileri doğrudan veya dolaylı olarak etki altına aldıkları, bilerek veya bilmeyerek yargılamayı etkiledikleri kanaati giderek yaygınlık kazanmaktadır.

Öte yandan günümüzde yargı çevrelerinde oldukça tartışılan bilirkişilik müessesesinin işleyişi de eleştiriye açıktır. Bazı bilirkişilerin belirli mahkemelerde adeta rüçhan hakkı tesis ettikleri ve hakimlerin bu durumu görmezden geldikleri; yazılan bilirkişi raporlarının ilkesinin, kriterinin, sebep sonuç ilişkisinin veya gerekçesinin olmadığı; bilirkişilerin eksik, yetersiz veya zamanında rapor vermemelerinden kaynaklanan ve çok ciddi sonuçları olan gecikmelerin yaşandığı; tüm bunların adliyenin cari giderlerinin de artırmasına sebep olduğu görülmektedir. Ayrıca gerçeğe aykırı bilirkişi raporları esas alınarak verilen kararlardan hazinenin sorumluluğu doğarken neden bilirkişilerin yazdıkları raporlardan sorumlu olmadığı da sorgulanmaya açıktır. Özetle ülkemizde bilirkişiliğin hukuki ve cezai sorumluluğu olan kurumsal bir yapıya kavuşturulamadığı anlaşılmaktadır.

İcra müdürlüklerinin mevcut organizasyonteşkilatlanma yapısı ve personel kaynağının yetki ve sorumluluklarıyla mukayese edildiğinde istenen hızda ve beklenen amaca hizmet edecek yeterlilikte olmadığı müşahede edilmektedir. Çoğu zaman yasal görünümlü ancak yasada tanımlanmayan bazı iş ve işlemlerin dışarıdan gelen yetkisiz ve sorumsuz kişiler tarafından yapıldığı, bu nedenle icra dairelerinde imtiyazlı grupların oluştuğu bilinmektedir. Öte yandan bazı iş ve işlemlerin dışarıda yapılmasına rağmen icra müdürlüklerinin kaşesi ve mührü kullanılarak sanki icra müdürlüğünde işlem tesis edilmiş gibi gerçekleştirildiği, özellikle icra ve iflas müdürlüklerinin yetki, görev ve sorumluluklarının gereği olarak yaptığı işlerin tam olarak denetlenemediği, icra dosyalarının adliye koridorlarına taştığı ve maalesef bütün bunların sonucu olarak icra dairelerinin gerekli hizmeti veremediği görülmektedir.

İdarenin yapmış olduğu eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunu gözlemleyen, gerektiğinde yasaların vermiş olduğu görev ve yetki bağlamında hukuka uygun olmayan kararlara karşı hukuk mücadelesi veren, ülkemizde adaletin sağlanmasında üstlendikleri hayati rol sebebiyle yargının kurucu unsuru olarak kabul edilen avukatların meslek örgütü olan Barolar ve Türkiye Barolar Birliğinin, temsilde adaleti sağlayacak şekilde etkin bir seçim sisteminin olmadığı, Baro üyelerini yeterli ve yetkin bir şekilde temsil edemediği, ayrıca ulusal ve uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında mesleki gelişimin beklenildiği gibi olmadığı, aksine geriye gidişatın olduğu görülmektedir. İyi niyetle de olsa aynı şehirde birden fazla Baro kurulmasına imkan sağlayan düzenlemenin ise hakim ve savcıların tarafsızlığına gölge düşüreceğini ve avukatlık mesleğinin polarizasyonuna neden olacağını, bu nedenle ilgili düzenlemenin vatandaşlarımızın hukuki güvenliği ve hukuk mesleklerinin geleceği açısından çok sakıncalı olduğunu düşünmekteyiz.

Her ne kadar ülkemizdeki adli sistemin sorunlarını ana hatları ile izah etmiş olsak da, tüm hususların ayrıntıları ile ele alınması işbu makalenin mahiyetini aşacaktır. Tüm bu bahsedilen sorunların karşısında bir başka sorun ise, yargı sistemimize yöneltilen tenkitlerin, içerisinde teklif barındırmıyor oluşudur. Bu yaklaşım tarzı daima sorunların çözümsüz bir şekilde tartışılmasına ve çözümsüzlüğün adeta sıradanlaşması algısına neden olmaktadır. Bu bakımdan, yakın zamanda yayımlanan “Fakülteden Adliyeye Yargının Yeniden Yapılandırılması” adlı eser, adli sistemimizde mevcut olan temel sorunlarını tarihsel, güncel, ulusal ve uluslararası pek çok kaynak ve kurumdan istifade ederek çözüme kavuşturulabileceği umudu ve iddiası ile tarafımca kaleme alınmış ve siz okuyucuların görüşlerine sunulmuştur.

Kitap kronoloji, giriş ve mevcut Türk yargı sistemini özet olarak açıklandığı ek kısmı haricinde beş bölümden oluşmaktadır. Her bölümde öncelikle bir tarihi arka plan sunulmuş olup, akabinde günümüz dünyasında farklı ülkelerdeki uygulamalar ve nihayetinde tüm bu bilgilerin ışığında tespit ettiğimiz sorunlara yönelik önerilerimiz ortaya konulmuştur.

İlk bölüm hukuk eğitiminin tarihi, hukuk eğitimin farklı ülkelerdeki pratiği ve hukuk fakültelerine giriş sınavlarının bağımsız olarak yapılması, hukuk eğitiminin herhangi bir lisans sonrası yapılması gereken üst bir eğitim olması düşüncesi, hukuk fakültelerine girişten mezuniyete kadar geçen müzakere ve mütalaa metodu, vaka analizi dersleri, makale yazımı ve yeni nesil staj usulleri gibi pek çok konuyu içerisinde barındıran eğitim süreçlerine yönelik önerilerimizi ihtiva etmektedir.

İkinci bölüm sırasıyla hakimlik, savcılık, avukatlık ve yeni önerdiğimiz “adli kolluk ve adli katiplik” gibi yardımcı personel kurumlarına ilişkin tarihi ve güncel bilgiler ışığında beş kademeden oluşan kariyer planlaması ve kapsamlı yapılandırma önerilerimize ayrılmıştır. İş yükünün hakim ve savcıların çalışma verimini düşürüp, performans kaybına sebep olduğu ve kendilerini yenileme imkanı bulamadığı durumlarını da göz önünde bulundurarak mesleğin her beş yıllık aşamasında “Zaman-ı İnfisal” kurumundan mülhem olarak “Tekamül Sürecinin” belirli periyotlarla uygulanması gerektiğini düşünüyoruz. Mezkur sürece yönelik ayrıntılı açıklamalar kitabımızın ilerleyen kısımlarında görülecektir.

Üçüncü bölüm hukuk mesleklerine yönelik önerilerimizin pratikte gerçekleşebilmesi için çok önemli bir rol oynayacak olan, tarihi müktesabatımız ve güncel örnekler göz önüne alınarak oluşturulan “Hakimler Kurulu” ve “Savcılar Kuruluna” tahsis edilmiştir. Burada kurum adları, içeriği, görev, yetki ve sorumlulukları yeniden tasarlanmıştır.

Dördüncü bölüm son zamanlarda ülke gündemini de oldukça meşgul eden Baroların ve Barolar Birliğinin tarihçesi, farklı ülkelerdeki uygulamaları ve yeniden yapılandırılmasına yönelik önerilerimizi içermektedir.

Beşinci ve son bölüm ise Adalet Bakanlığı, Bakanlığın bünyesinde yer alan Mevzuat Genel Müdürlüğü, Türkiye Adalet Akademisi ve Adalet Şurasına ayrılmıştır. Kimisi halihazırda var olan ancak görev, yetki ve sorumlulukları yeniden tanımlanması gereken kurumlarken; Adalet Şurası gibi diğer bazı kurumlar ise ihdas edilmesi teklif edilen yeni oluşumlardır. Yer yer yeni kavramların, süreçlerin, kademelerin ve görevlerin de görülebileceği eserimiz hiç şüphesiz yapıcı eleştiriler ışığında kusurlarından arınacaktır.